Alfa'nın Misafiri - Kitap kapağı

Alfa'nın Misafiri

Michelle Torlot

Kahvaltı

GEORGIE

Şu anda sadece kafamın karışık olduğunu söylemek içinde bulunduğum durum düşünülünce epey hafif kalır.

Gözlerimi açtığımda, hala hastanede olacağımı, yatağa yaslanıp, hatırladığım her şeyin garip bir rüya olacağını düşünmüştüm.

Değildi... Hepsi gerçekti.

Şimdi bir alfa kurt adamla yatakta yatıyordum. Ben çıplaktım, o da öyle.

Babam beni şimdi görebilseydi, bir mezarı olsa ona geri dönerdi. Cenaze masraflarını karşılayamadığımız için cesedini alıp öylece götürmüşlerdi.

Muhtemelen enfekte olan diğer madencilerle birlikte yakılmıştı. Babam kurt adamları sevmezdi. Belki de yoksul olmamızın sebebi onlar olduğu için.

Herkes ara sıra kasabadan bir kızın sırra kadem basabileceğinin farkındaydı. Söylentilere göre bir kurt adamın eşi olabilmesi için alınıyorlardı.

Babam onlardan uzak durmam için beni uyarmıştı. O zaman sadece 12 yaşındaydım.

İlgilendikleri tek şeyin kavga, seks ve yemek olduğunu bilecek kadar kurt adamları tanıyordu.

Bunlar henüz başıma gelmediği için şükretmiştim, ama burada ne kadar uzun süre kalırsam, bunların gerçekleşmesi o kadar olası bir hal alırdı.

Eğer burada kalsaydım, belki bu alfa beni besler ve başımı sokacak bir evim olurdu, ama karşılığında benden ne isteyecekti?

Bedenimi sadece yemek ve kalacak bir yer için satamazdım. Eğer bunu yapmaya hazır olsaydım, hala Umut Pınarları’nda olurdum.

En kafa karıştırıcısı, ondan korkmam gerektiği ama ne hikmetse ondan korkmamam durumuydu. Kesinlikle yalnızca utanmıştım.

Sadece benimle konuştuğunda ya da bana dokunduğunda, yüzüm kıpkırmızı oluveriyordu. Kalbim göğüs kafesimi zorlayarak atmaya başlıyor, midemde kelebekler uçuşuyordu. En kötüsü de onun için ne anlama geldiğimi bilmememdi.

Bir evcil hayvan... Bir mahkûm. Ash’e beni evcil hayvan olarak tutacağını söylemişti. Ash’e, o beni izlerken gözünün önünde beni becereceğini de söylemişti.

Neyse ki ikincisini yapmamıştı ve bana onun evcil hayvanı olacağımı söylememişti. Bana bakacağını söylemişti ve şimdiye kadar söylediğine riayet etmişti.

Ayrıca hastane önlüğünü çıkardığında bana uygun bir kıyafet bulacağını söylemişti. Ama bulmamıştı, yatakta kollarının arasında çırılçıplak yatıyordum.

Artık kime güveneceğimi bilemiyordum. Ash sadece kötü bir şey yaptığını söylemişti. Ama ne olduğundan bahsetmedi.

İkisine de güvenmiyordum ama buradan kaçıp parayı ve tren biletini alırsam istediğim yere gidebilirdim.

Bahsettiği adrese gitmek riskliydi. Kurt adamlardan oluşan başka bir in olabilirdi, o zaman en başa tekrar dönerdim.

Sorun şu ki, gitsem ne yapacaktım? Doğru dürüst bir eğitimim yoktu. Elbette, okuyup yazabiliyordum ama bunun tek başına iş bulmak için yeterli olacağından emin olamıyordum.

Alfanın elinden kurtulmaya çalıştım ama ben hareket ettikçe o beni daha da sardı.

“Rahat dur, ufaklık,” diyerek gözlerini bile açmadan mırıldandı.

Sesi ipek kadar pürüzsüz, derin ve neredeyse hipnotize ediciydi.

Kıvranmayı bıraktım.

“Lütfen... Çişim geldi,” diye fısıldadım.

Kıkırdadığını duyduğumda göğsünün titrediğini hissettim. Neyse ki, gitmeme izin verdi.

“Yavaşça yürü ufaklık, bacakların hala güçsüz,” diye uyardı.

Yapmak istediğim son şey yavaşça yürümekti. Tamamen çıplak olmasaydım belki yapardım.

Ayağa kalktığım anda ne kadar kuvvetsiz olduğumu fark ettim. Dengemi bulana kadar ilk birkaç adımda yatağın kenarına tutundum.

Sonunda banyo kapısına ulaştığımda, omzumun üzerinden baktım. Keşke yapmasaydım dedim. Yatakta oturmuş, yatağın başlığına yaslanmış bana bakıyordu.

Gözlerim çıplak, kaslı gövdesinde kilitlenmişti ta ki çıplak vücuduma şehvetle baktığını fark edene kadar.

Yüzümün ısındığını hissettim, bu yüzden banyonun kapısını hızla açtım ve arkamdan kapattım. Kıkırdadığını duyabiliyordum.

Rahatsız olmamı neden bu kadar komik bulduğundan emin değildim.

Çabucak tuvalete koştum ve rahatlayarak üzerine oturdum.

İşim bittiğinde lavabolardan birine doğru yürüdüm. Her lavabonun altın çerçeveli büyük bir aynası vardı. Yansımama baktım. Kendimi tanıyamıyordum. Kendimi hiç bu kadar güçsüz görmemiştim.

Hazır lafı açılmışken, en son ne zaman kendime çıplakken bakmıştım? Haftalardır yediğim ilk düzgün yemek bile kurt adam hücrelerindeydi.

Düşüncelerime cevap verir gibi, midem gurulduyordu. Çabucak ellerimi yıkadım, sonra kapıyı bir tıkırtıyla açtım ve dışarı baktım.

Yatak boştu, alfa ortalıkta yoktu.

Odanın diğer tarafına geçtim. Kesinlikle gitmişti. Rahat bir nefes aldım ve yatağa doğru yöneldim.

“Daha iyi hissediyor musun, ufaklık?” diye kıkırdadı.

Anlık korkuyla yatak örtülerinin içine atladım. Nereden çıkmıştı?

Örtünün altından dışarı baktığımda başka bir kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Gömme dolabın kapısının önünde. Dolabın görebildiğim kadarı, oldukça büyüktü.

Yatağa doğru yürüdü, hala kıkırdıyordu ve tek hamleyle üzerimdeki örtüyü kaldırıp attı.

“Daha önce her noktana bakma fırsatım olmamıştı, değil mi?” diye sırıttı.

Çaresizce kollarımla kendimi örtmeye çalışırken yüzüm kızardı.

Oturduğunda yatak aşağı doğru sarktı. Üzerinde siyah pantolon ve siyah bir gömlek vardı.

Elini uzatıp yavaşça yüzümü okşadı. Sıcaktı. Hoşuma gitmediğini söyleseydim, yalan söylemiş olurdum. Bunun için kendimden nefret ediyordum.

“Ne kadar masum ve sinirlendirmesi çok kolay,” diye mırıldandı.

Yere baktım; ona bakmak istemiyordum. Beni sürekli hararetli ve rahatsız hissettiriyordu.

“Sana kıyafet versem nasıl olur, sonrasında biraz sohbet ederiz.”

Diyerek ayağa kalktı ve bir sandalyeye doğru yürüdü. Fark etmemiş olduğum bir yığın elbiseyi alıp yatağa koydu. Sonra gülümsedi ve banyoya yöneldi.

Kapalı banyo kapısına baktım, “biraz sohbetin” ne hakkında olacağını merak ettim. Midemin biraz bulanıyordu ama görmezden gelmeyi tercih ettim.

Çabucak kıyafetleri aldım ve kaldırdım. Bu da ne!

Daha önce böyle kıyafetler hiç görmemiştim. Garip bir şekilde, benim bedenime uygun gibiydiler.

İç çamaşırını çabucak giydim. Neredeyse hiçbir şeyi kapatmayan siyah bir tangaydı. Sutyen yoktu. Almak için param olduğundan değil, ama bir tane sutyen fena olmazdı.

Elbiseyi giydiğimde nedenini anladım. En son okuldayken bir elbise giymiştim. Yemek için çöp kutularını karıştırırken, elbise giymek hiç elverişli olmuyordu.

Tıpkı tanga gibi, elbise de neredeyse hiçbir yerimi kapatmıyordu. Spagetti askılı sırtı açık siyah bir patenci elbisesiydi. Çok kısaydı, neredeyse kalçama kadar geliyordu. Ama bu vücudumun ne durumda olduğunu görmemi sağlamıştı.

Çünkü Maddox’un beysbol sopasının sırtımda ve kalçamda bıraktığı morlukları görebiliyordum. Ayrıca bir çift balerin ayakkabısı da vardı.

Buralarda hiç kadın görmemiştim ama okuldayken duyduğuma göre hepsi 15 santim topuklu ayakkabıyla dolaşabiliyordu.

Tüm olanlardan sonra bir de kırık bir bilek istemiyordum, bu yüzden balerin ayakkabılarından oldukça memnundum.

Yatağın kenarına oturdum, elbisenin kenarını çekiştirerek daha fazla bacaklarımı kapatmasını sağlayabilir miyim diye bakarken kapı çaldı.

Bakmak için kafamı kaldırdım, araba farı görmüş tavşan gibi kalakaldım.

Kapı açılır açılmaz yatağa tutunma ihtiyacı hissettim.

Gelen kişi büyüleyici derecede güzeldi. Koyu kahverengi uzun, düz saçları ve koyu-kahverengi gözleri vardı.

O da uzundu, yaklaşık 1.80 boylarındaydı. Akla gelebilecek her türlü yiyecekle dolu gibi görünen küçük bir arabayı içeri doğru sürüyordu.

Hizmetçi ya da yaver değildi. Diz üstü kırmızı saten bir elbise giyiyordu ve cesur bir dekoltesi vardı.

Yere doğru baktım ve elbisesiyle uyumlu kırmızı ayakkabılar giydiğini gördüm. 10 santimlik sakat edecek topuklular olmadıklarına şaşırdım. Bunun yerine benimkine benzer düz balerin ayakkabılarıydı.

Bana baktı ve sırıttı.

“Aman Tanrım, ne kadar sevimlisin!” diye heyecanlandı.

Ağzını açar açmaz banyonun kapısı açıldı ve Alpha Xavier kaşları çatık bir şekilde içeri girdi.

“Amelia...”, iç çekti.

“Sadece kahvaltı getirdim,” dedi. “Beni küçük —duraksadı— arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?”

Xavier gözlerini devirdi.

“Ne kadar düşünceli. Amelia,” —elini bana doğru uzattı—”Bu Georgie. Georgie, Amelia...Kız kardeşim.”

Amelia arabayı odanın bir köşesine doğru itti ve bana yaklaştı.

“Georgie, ne kadar güzel bir isim.” Xavier’e baktı. “Umarım küçük Georgie’yi yalnızca kendine saklamazsın, sevgili kardeşim?” diye sırıttı.

Yüzümün kızarmaya başladığını hissediyordum. Ne demek istemişti?

Amelia iç çekti, “Xavier, böyle kızardıklarında çok sevimli olmuyorlar mı, hepsi böyle kızarıyor mu? Gerçekten kendime bir tane istiyorum,” dedi.

Xavier yine gözlerini devirdi.

“Amelia, onlar evcil hayvan değil,” dedi. “Georgie bir misafir ve onu sürünün geri kalanıyla tanıştıracağım. Şimdi konuşmamız gereken şeyler var, sonra görüşürüz.”

Amelia iç çekti. “İyi, peki.”

Odadan çıkmadan önce bana baktı ve gülümsedi.

Xavier bana baktı ve gülümsedi. Beni yanına çağırdı.

“Gel, ufaklık, sana bir bakayım.”

Yavaşça yürüdüm, sonra önünde durdum.

Avını takip eden bir avcı gibi yavaşça etrafımda dolaştı. Arkamda durdu. Ellerini omuzlarıma koyduğunda nefesim boğazımda düğümlendi.

Boynumun kenarını nazikçe öptü.

“Mükemmel,” ellerini omzumdan çekmeden önce fısıldadı.

Yüzümün tekrar ısındığını hissettim, ama bu sefer görmezden gelmişti.

Xavier, o ana kadar fark etmemiş olduğum bir çift kapıya doğru yürüdü. Büyük bir balkona açılan kapıları araladı.

Durduğum yere geri döndü, elini sırtıma götürdü ve beni dışarıya yöneltti. Sandalyelerden birini çıkarırken gülümsedi.

“Otur, ufaklık.”

Oturdum ve yavaşça sandalyeyi masaya doğru itti. Yatak odasına geri döndü, yiyecek arabasıyla geri döndü.

Neredeyse her şeyden küçük bir porsiyon bir tabağa alıp önüme koydu; sonra, kendine de bir tabak hazırlayıp karşıma oturdu.

“Hoşuna gitmeyenleri kenara ayır,” diye ısrar etti.

Tabağımdaki yemeklere baktım. Uzun zamandır bu kadar çok yemek görmemiştim.

Çırpılmış yumurta, domuz pastırması, sosis, krep ve tost vardı. Birkaç farklı reçel ve biraz bal vardı.

Çatalla yumurtadan biraz aldım, ağzıma götürdüm. Yavaşça çiğnedim, her anın tadını çıkarmak istiyordum. En son ne zaman yumurta yediğimi bile hatırlamıyordum.

Xavier, ben kahvaltı yaparken beni izleyip sık sık gülümsüyordu. Çünkü ne zaman ağzıma başka bir şey atsam yüzüme mest oluyormuşçasına bir ifade oturuyordu.

Tabağımdaki her şeyden bir lokma aldım. Yemeği israf etmekten nefret ederdim ama tıka basa doymuştum.

Kahvaltı faslım bittikten sonra ona baktım.

Benim gibi insanların aç kalabileceğini bildiğimden, tüm bu yiyeceklerin ziyan olacağı için kendimi suçlu hissettim. “Özür dilerim,” diye fısıldadım. “Doydum. Bu, bir ayda yediğimden daha fazla.”

Hafifçe gülümsedi, bana doğru eğildi, kulağımın arkasındaki başıboş bir saçı kulağımın arkasına aldı.

“Hayır, esas ben üzgünüm ufaklık, bunlardan mahrum kaldığın için,” diye iç geçirdi.

Kaşlarımı çattım, biraz geri çekildim.

“Ailem”— Boğazımda beliren yumruyu yuttum ve gözyaşlarımı tutmaya çabaladım, — “Ellerinden geleni yaptılar,” dedim sesim çatlayarak.

Xavier başını salladı. “Biliyorum... Bu onların suçu değil, bizim suçumuz. Neler olduğunun farkında değildik.”

Başımı öne eğerken parmaklarını çenemin altında hissettim. Şimdi ayaktaydı, bana bakıyordu.

“İşleri yoluna koyuyoruz. Senle başlayarak. Burada misafirim olarak kalacaksın... Ama uyman gereken kurallar olacak,” diyerek sözlerini noktaladı.

Sonraki bölüm
App Store'da 5 üzerinden 4.4 puan aldı.
82.5K Ratings
Galatea logo

Sınırsız kitap, sürükleyici deneyimler.

Galatea FacebookGalatea InstagramGalatea TikTok