Michelle Torlot
XAVIER
Kurt adamlar için seçilmiş hastane yatağında çok küçük görünüyordu.
Oldukça büyüktük, insan formunda bile. En kısamız bile 1.80 boyundaydı. Küçük Georgie ise 1,5 metreden uzun değildi.
Yatak onu daha da minik gösteriyordu. Üzerine bağlanmış tüm kablolar ve tüpler bile küçük görünmesinin önüne geçemiyordu.
Alnı boncuk terlemişti ve terden ıslanmış sarı saçları alnına yapışmıştı.
Miles bir hemşirenin yanında duruyor, kaşları çatılmış bir şekilde elindeki belgelere bakıyordu.
Onun durduğu yere doğru yöneldim. Varlığımı hissetmiş olacak ki, ona yaklaşırken kafasını kaldırıp yanındaki hemşireye gitmesi için işaret verdi.
Miles zoraki bir şekilde gülümsedi. “Durumu olduğundan daha kötü görünüyor... Durumu stabil ama ateşi yüksek.”
Miles’ın takip ederek yatağa doğru yürüdüm.
Kıyafetleri çıkarılmıştı ve hastane önlüğü giyiyordu. Göğsüne takılmış kablolar bir monitöre bağlıydı ve monitörden ritmik sesler geliyordu. Kolundan bir damar yolu açılmış ve serum bağlanmıştı.
“Enfekte mi olmuş?” İhtiyatlı bir şekilde sordum.
Miles onaylarcasına başını salladı.
“Erken evredeydi, bu yüzden serum yoluyla antibiyotik vererek tedavi ediyoruz. Antibiyotikler onun sistemine girdikten sonra ateşinin düşmesini bekliyoruz.
“Ayrıca aldığı darbelerden dolayı böbrekleri de hasar görmüş, bu yüzden sıvı seviyesini yüksek tutmalıyız.”
Biz konuşurken, bir hemşire nemli bir bezle geldi ve alnındaki teri nazikçe sildi.
“Bırak ben yapayım,” diye ısrar ettim.
Hemşire gülümsedi ve kenara çekildi.
Nemli bezi aldım ve terin birazını sildim, sonra parmaklarımla saçlarını terli teninden geriye doğru taradım.
Hafifçe inledi ve gözleri açıldı. Beni gördüğünde nefesi kesildi.
Elimi alnına götürdüm, başparmağımla nazikçe okşadım.
“Sorun değil, küçüğüm; seni iyileştireceğiz,” dedim.
Yutkundukça boğazının hareket ettiğini gördüm, bağlı olduğu monitöre ve koluna bağlanmış seruma korkulu gözlerler bakıyordu.
“Ö- Ölecek miyim?” diye fısıldadı, sesi çatallanıyordu.
Yanağını hafifçe okşadım. “Hayır, ufaklık, sadece dinlenmen gerek, sonrasında iyi olacaksın.”
Derin bir nefes aldı. “A— ama bunları ödeyecek param yok!”
“Bana gerçeği söyleyerek ödeme yapabilirsin Georgie. 16 yaşında değilsin, değil mi?”
Gözlerini kapadı ve sinirli bir şekilde başını salladı. “18” diye fısıldadı.
İç çektim ve yan masadan büyük bir bardak su aldım. Başını destekledim.
“Bunu iç, vücudundaki sıvı seviyesini yüksek tutmamız gerekiyor,” diye ekledim.
Kaşlarını çattı ama uzattığım suyu içtim.”
“Anlamıyorum... Bizden nefret ediyorsun... Herkesin ölmesine izin verdin,” diye feryat etti.
Kalp monitörü daha hızlı şekilde ötmeye başladı. Miles bana baktı, kaşlarını çattı ve başını salladı.
Başını yavaşça yastığın üstüne bıraktım.
“Hayır, ufaklık, ben... Daha doğrusu biz sizden nefret etmiyoruz,” deyip duraksadım. “Dinlenmen lazım. Yakında her şeyi açıklayacağım.”
Gözlerini kapamasını, monitörden yankılanan seslerin normal ritmine dönmesini bekledim. Göğsünün yavaşça yükselmesi ve alçalmasından uykuya daldığını anladım.
Ayağa kalktım ve Miles’a doğru yöneldim. Kızın nabzı yükselmeye başladığında epey telaşlanmıştı.
“Özür dilerim” diye fısıldadım. “Bunun olmasını istememiştim.”
Miles başını sallayıp gözlerini hafifçe devirdi.
“Onu sorguluyordun, ne bekliyordun ki?” Gülümsedi.
Karşılık olarak ben de gülümsedim. O da benim kadar iyi biliyordu ki bir yavruyu asla kasten korkutmam. Hele hasta bir yavruyu, asla. Eğer gerçekten itaatsizlik ediyorlarsa, o gibi durumlarda bazen kısa ama etkili sarsılmalara ihtiyaçları olabiliyordu.
Ama Georgie farklıydı. Onda tam olarak anlayamadığım bir şey vardı.
Onu korumak ve beslemek ama aynı zamanda üzerinde otorite kurmak istedim. Ama bunlardan daha fazlasıydı. Öpmek için delirdiğim dolgun dudaklarına baktım.
Şansına, ben bir alfaydım ve kendimi kontrol etme konusunda güçlük çekmiyordum.
“Onda bir şey var. Ona neredeyse hiçbir şey sormadım” diyerek hırladım, kafamı salladım.
Miles sırıttı. “Görünüşe göre eşi olmayan bir alfanın küçük mahkûm için bir zaafı oluşmuş!”
Gözlerimi devirdim ama sırıttım.
“O bir mahkûm değil; o bir misafir!” diye ekledim.
“Şimdi, ciddileşirsek, Umut Pınarları’na göndermek için bir sağlık ekibi kurman gerekebilir. Sam şu anda orada ortalığı kolaçan ediyor ama gerekirse oradaki herkesin kontrol edilmesini ve ilaçla tedavi edilmesini istiyorum.”
Miles başını salladı, yüzünde ciddi bir ifade vardı. Uzun zamandır arkadaştık, ama bu seferki ciddi bir işti.
“Evet, Alfa. Hemen işe koyulup oraya bir ekip göndereceğim.”
Başımı sallayıp revirden ayrıldım. Georgie emin ellerdeydi. Zaten onu yakında tekrar ziyaret edecektim. Umut Pınarları’ndan onla ilgili daha fazla bilgi toplayıp onu buraya, yanıma aldırmayı umuyordum.
Umut Pınarları, sürü evinden 16 kilometre kadar uzaklıktaydı. Georgie’nin o kadar yolu yürüdüğüne inanamamıştım. Üstüne üstlük, o gece fırtına vardı ve yağmur yağıyordu.
Hastalığının başlaması, dayak yemesi ve üzerindeki perişan kıyafetler onun ne kadar güçlü olduğunu anlamamı sağladı. Bunu onun tavırlarından anlamalıydım.
Ama daha çok gençti. Küstahlığı korkusunu gizleme çabasından ibaretti. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyordum, ama bu onun başını sandığından daha fazla belaya sokmuş olabilirdi.
Çocukluğumdan beri Umut Pınarları’na gitmemiştim. Babam madeni keşfetmiş ve ben daha çocukken kasabayı kalkındırmıştı.
İnsanlar buraya yerleşmeden önce kasabanın her noktasında gezmiştim. Yirmi yıl öncesinde buralar çok daha güzeldi.
Ana caddeden geçerken, işlerin ne zaman tersine döndüğünü ve kasabayı yöneten insanların sahiden yozlaşıp yozlaşmadıklarını merak ediyordum.
Kasaba inşa edildiğinde, sadece küçük bir hapishane vardı. Buradaki asıl amaç, insan işçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasıydı; sağlık hizmetleri, eğitim, ücretsiz barınma ve iyi bir maaş alacaklardı.
Hapishane ise sadece uygunsuz davranışlar gibi suçlar düşünülerek yapılmıştı. Cuma gecesi alkolü fazla kaçırmış bir madencinin absürt davranışları gibi.
Şimdiyse, hapishane kasabanın çukuru gibi görünüyordu. Bazı binalar terkedilmişti. Diğerlerinde hala birileri yaşıyordu ama onlar da bakımsız durumdaydı.
Şehrin diğer tarafında bir grup ev daha vardı. Ama oraya ait değilmiş gibi görünüyorlardı. Diğerlerinden daha büyüktüler, güzelce düzenlenmiş bahçeleriyle bakımlı evlerdi.
Ash haklıydı. Sorgulamaya dahi gerek yoktu, burası yozlaşmıştı.
”Sam, neredesin... Neler oluyor?” diye sordum zihin yoluyla bağlantılı olduğum betama.
”Güvenlik ofisinde. Bütün yönetim ekibini içeri tıktım. Maddox’u henüz bulamadım.”
Nefesimin altında hırladım. ”Nerede bu şerefsiz herif?”~
Arabayı sürmeye devam ettim, maden ofislerine ve güvenliğe doğru yöneldim.
Yolda ilerlerken, harabe bir binaya baktım ve anında frene bastım. Taş çatlasın 15 yaşındaki iki çocuk binadan ceset torbası çıkarıyorlardı.
Kapıyı açtım ve arabadan indim.
“Siz ikiniz ne yapıyorsunuz?” Hırladım.
Çocuklar henüz cevap vermeden, arkalarından büyük bir adam beliriverdi. Bir insan için cüsseliydi, ama kurt adamlar kadar da değildi. Bana küçümseyerek baktı.
“Sorun çıkmasın istiyorsan işine bak,” dedi. Eli beline taktığı silahın üzerinde gezinirken kaşlarını çattı.
“Güvenlik şefini arıyorum; onu nerede bulabileceğimi biliyor musun?” diye sordum.
Sırıttı. “Buldun bile; adım Maddox. Senin içinse Bay Maddox. Ne istiyorsun?”
Yavaşça ona doğru yürüdüm, ellerimi teslim olmuş gibi havaya kaldırdım.
“Birini arıyorum; belki yardım edebilirsiniz?”
İki gencin yanından geçerken onlara baktım.
“Sizin yerinizde olsam buradan toz olurdum.” Kurdumun bir saniyeliğine belirmesine izin verdim. Gözlerimin simsiyah parladığını görünce yüzlerine korku dolu bakışlar oturmuştu.
Ceset torbasını bırakıp kaçtılar. Yavruları korkutmak gibi bir alışkanlığım yoktu ama bu durumda oradan uzaklaşmaları onların iyiliği içindi.
“Nereye gidiyorsunuz? Sizi küçük piçler!” diye hırladı.
Dikkatinin dağılmasından istifade, önünde beliriverdim. Boyuma ve cüsseme rağmen, en ufak bir korku içinde değildi; aslında, yaydığı testosteronun kokusunu alabiliyordum.
“Bir kız arıyorum”, diye başladım. “Adı Georgie, yaklaşık 18 yaşında.”
Kurdum ortaya çıkmak için can atıyordu ama onu zapt ediyordum.
Maddox gözlerini devirdi ve ceset torbasına bir baktı.
“Bu annesi Nancy Mackenzie. Onu öylesine benzettikten sonra onu tekrar göreceğimizden şüpheliyim,” deyip sırıttı.
“Küçük bir hırsız, ama çok tatlı bir poposu var. Eğer bir daha gelirse, onu bayıltana sikerim!”
Son cümlesi ben ve kurdum için yeterliydi. Hırladım, köpek dişlerim ve pençelerim belirdi. Pençelerimi boğazına sapladım, nefes borusuna geçirdim.
Dizlerinin üstüne çöktü, nefes almakta zorlanıyordu, bu da kanın boğazındaki delikten akarken şiddetlenmesine neden oldu.
Birkaç dakika içinde öldü. Muhtemelen önce onu sorgulamak için geri götürmeliydim, ama kelimenin tam anlamıyla bir şerefsizdi. Ölmeyi hak etmişti.
Georgie’nin annesinin içinde olduğu ceset torbasına baktım. Onu öylece sokakta bırakmayacaktım ve Maddox’tan kurtulmam gerekiyordu. Zihin yoluyla Sam’le iletişime geçtim.
”Maddox’u buldum. O öldü. Ondan kurtulması için ekibinden birkaç kişi gönder ve ayrıca içinde Georgie’nin annesinin olduğu bir ceset torbası var. Onu sürü evine geri götür. Georgie için annesine uygun bir cenaze töreni düzenleyeceğiz.”
Arabanın yanında bekliyordum. Sam’in birkaç askerle gelmesi çok uzun sürmedi.
Georgie’nin annesini cipin arkasına yüklediler, Maddox’un cesedini aldılar ve biraz önce Maddox’un çıktığı evin arkasına doğru gözden kayboldular.
Sam, “Onlara cesedi yakmalarını söyledim,” dedi. “Daha sonra annesini alacaklar.”
Başımı salladım. “Peki ya yönetim ekibinin geri kalanı?”
Sam iç çekti.
“Kanıtları yok etmeye çalıştılar. Neyse ki, hepsi bilgisayarda kayıt altındaydı ve bilgileri silmeye çalışan aptal ne yaptığını dahi bilmiyordu. Şu anda tüm yönetim ekibini ve kasabanın bazı yetkililerini kilit altında tutuyoruz.
“Bütün dosyalar bizde. Rufus onları sürü evine geri götürüyor. Bu tür şeylerde iyidir. Birkaç gün sürer ama en kısa zamanda size kapsamlı bir rapor verir.”
Mutluydum; Sam her şeyi kontrol altına almış gibiydi.
“İyi iş, Sam,” diyerek onu övdüm.
“Ama madenin kapatılmasını ve madencilerin hastaneye gönderilmesini istiyorum. Miles, enfekte madencileri tedavi etmek için bir ekip gönderiyor.
“Yönetimdeki piçleri sürü evi hapishanesine sevk et. Madencilere madeni güvenli bir şekilde yeniden açabilene kadarki süreçte ödeme almaya devam edeceklerini de bildir.
“Ayrıca, tıbbi bakımın ücretsiz olduğunu bildiklerinden emin olun.”
Sam gözlerini devirdi. “O pislikler her şey için insanlardan para alıyorlardı: tıbbi bakım, haraç kirası, hatta çocukların eğitimi için bile.”
Gözlerimi devirdim.
“Her şey değişecek, bunu halka da iletebilirsin. Her şeyi düzeltmek için bir ekip gönderecek kadar çalışanım var. Sadece biraz zaman alacak,” diye iç geçirdim.
“Bu bok çukurlarında yaşamak için insanlardan kira aldıklarına inanamıyorum.”
Arabamın üzerine dokundum.
“Arabayı sen al. Benim biraz öfkemden kurtulmak için koşmam gerekiyor!” diyerek hırladım.
Sam başını salladı, sonra kaşlarını çattı. “Yavru nasıl?”
Alt dudağımı ısırdım. “Umarım, iyidir. Geri dönüp onu kontrol etmeliyim.”
Sam bana gülümsedi. “Kontrol mü etmelisin? Bana söylemediğin bir şey mi var?”
Gözlerimi devirdim. “Emin olur olmaz, sana da söylerim. Kayıtlarına bakmam gerek, doğum tarihini öğrenmeliyim. 19 yaşındaysa, emin olacağım.”
Sam kaşlarını kaldırdı. “Ya eğer değilse...?”
Sırıttım. “İşte o köprüyü geldiğimde geçeceğim!”
Sırt çantamı arabadan aldım. Her ihtimale karşı onu hep yanımda taşırdım. Sürüden biri tarafından özel olarak tasarlanmıştı, dönüştüğümüz zaman bile kullanabiliyorduk.
Böylelikle, geri dönüştüğümüzde giyecek kıyafetimiz olmaması konusunda endişelenmemize gerek kalmamıştı. Kıyafet çoğu zaman önemli değildi, ama önemli olduğu zamanlar da oluyordu.
Kurt adamlar için çıplak olmak mesele değildi, ama sürüdekilerin birkaçının insan arkadaşları vardı ve onlar da diğer erkekleri çıplak görme konusunda pek rahat hissetmiyorlardı.
Özellikle Sam ve benim gibi yüksek kıdemli kurtlar için kıyafet taşımak en doğrusuydu.
Kasabadan çıkıp ormana girmek için küçük bir patikadan geçtim. Ormana vardığımda, etrafı kolaçan ettim. Kimse yoktu, soyunup kıyafetlerimi sırt çantasına koydum.
Sırt çantasını çıplak vücuduma takıp hızlıca dönüştüm. Potansiyel eşimin olduğu sürü evine doğru koşmaya başladım.