Galatea Logo
ListelerDestek
Kurt Adamlar ve Şekil Değiştiriciler
Mafya
Milyarder Romantik
Zorba romantizmi
Yavaş gelişen romantizm
Düşmandan Sevgiliye
Paranormal Romantik
Yetişkin Eşler
Spor hikayeleri
Üniversitede Geçen Kitaplar
İkinci Sans Hikâyeleri
Tüm Kategorileri Gör
App Store'da 4,6 puanlı
Hizmet ŞartlarıGizlilikBaskı
Galatea on FacebookGalatea on InstagramGalatea on TikTok
Cover image for Batı'nın Kurtları: Av Kitap 2

Batı'nın Kurtları: Av Kitap 2

Yazar
Abigail Lynne
Okur
17.6K
Bölüm
22
Yazar
Abigail Lynne
Okur
17.6K
Bölüm
22
👯‍♂️Ters Harem⚔️Aksiyon & Macera🐺Kurtadamlar ve Şekil Değiştirenler🔺Aşk Üçgeni🎭Dram👩‍❤️‍👨Gerçek Eş💘Kader Eşleri💪🏻Muhafız🧙‍♂️Paranormal & Fantastik🧙‍♀️Cadılar ve Büyücüler🐺Paranormal

Morda, Grant ve Ben, doğaüstü tehditlerle ve kişisel çatışmalarla dolu bir dünyada tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Kurt adamlar ve cadılar olarak, kendi karmaşık ilişkileriyle boğuşurken amansız Daemon Avcıları'na da karşı koymak zorundadırlar. Ölümcül bir saldırı onları gizemli bir Alfa'nın yanında sığınmaya zorladığında, daha derin komplolar ortaya çıkar ve hayatlarını değiştirecek kararlarla karşılaşırlar. Her köşede tehlike pusuda beklerken Morda, sevdiklerini korumak için güçlerini kullanmak ve geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır.

Birinci Bölüm

Arabanın içi sessizdi.
Sessizliği hiç bozmadan öylece sürüp gitmesine izin verebilirdim. Ama dayanamayıp konuşmaya başladım. Konuştuğuma pişman oldum.
Sileceklerin şiddetle yağan yağmurla verdiği savaşı izlerken “Garip ama hep birlikte olmamız çok güzel,” diye mırıldandım. “İkiniz Cerberus'un, Ben'in evine geldiği geceden beri konuşmamıştınız.”
Grant'in direksiyonu tutan ellerinin gerildiğini ve Ben’in oturduğu yerde omuzlarının kaskatı olduğunu gördüm.
“Ben buna güzel demezdim,” dedi Grant kısaca. “Bu duruma daha iyi uyacak yüz tane sıfat bulabilirim.”
Ben iç çekti. “Bu durum geçen hafta yaşadıklarımdan çok daha güzel.”
Grant gözlerini devirdi. “Yakalanmış olman senin suçun.”
Ben dizini sertçe ovuşturdu. “Bütün sürü etrafımı sardı. Diğer formumdaydım, üstelik insani hiçbir tarafım kalmamıştı. Onları nasıl yenebilirdim?”
Grant yüzünde en ufak bir kas dahi oynamadan omuz silkti. “Başka bir yerde dönüşmeliydin.”
“Bu kontrole sahip değilim,” dedi Ben acı bir ses tonuyla.
“İşte bu yüzden bir suçlusun,” diye hızla karşılık verdi Grant.
Ben, karanlık gözlerle Grant’e baktı. “Görünüşe göre, buradaki tek haydut ben değilim.”
Grant'in bakışları daha karanlıktı. “Ben bir haydut değilim, ahmak.”
“Peki sürüsü olmayan kurda ne denir?” diye meydan okudu Ben.
“Tamam,” dedim. “Radyo mu açsak?”
“Bir sürüm var,” diye karşılık verdi Grant, gözlerini yoldan ayırarak. “Sadece bir süreliğine ayrıldım…”
“Alfan kim?” diye sordu Ben hızlıca.
Grant'in yüzü ısınmaya başlamıştı. “Bizim alfamız...”
“Öyleyse bir sürü değilsiniz.”
“Çocuklar,” diye araya girdim. “Radyoyu açar mısınız? Belki biraz rock müzik dinleyebiliriz.”
“Belki şu anda bir sürüm yok ama istediğim zaman herhangi bir sürüye katılabilirim. Sense asla bunu yapamazsın. Sadece sürün varmış gibi davranabilirsin. Bu seni rahatsız ediyor mu, Ben?”
“Sadece normal kurtların sahip olduğu şeylere sahipmiş gibi davranmak seni rahatsız ediyor mu? Mesela bir sürün ya da eşin varmış gibi yapmak?”
“Grant,” diye uyardım alçak bir sesle. Ben'le kavuşma anımıza tanık olduğundan beri gergindi. Ben’le kucaklaşmamızı kaldıramamıştı.
Ben morluklardan oluşan bir maske takıyor gibiydi. “Bir eşim varmış gibi davranmıyorum.” Midemin burulduğunu hissettim. Bu iyi bir yere gitmiyordu.
Grant acımasızca güldü.
“Tabii tabii. Morda’nın eşin olduğunu iddia ediyorsun ama ona ne sunabilirsin? Onu koruyamazsın çünkü dönüşemiyorsun. Ona bir yuva veremezsin çünkü göçebesin. Ona çocuk veremezsin çünkü...”
“Grant!” diye seslendim sertçe. “Bu kadar yeter.”
Grant bana hızlı bir bakış attı. Gözleri parlıyordu. “Değiştikten sonra kendine bile güvenemezken onunla nasıl yaşayabilirsin? Ya onu incitirsen?”
Ben hiçbir şey söyleyemedi. Çenesini öne doğru çıkardığında tenindeki morluklar gerildi.
Ben’le böyle konuşmasından nefret ediyordum. Grant’e baktım. Bir gerginlik olmasını bekliyordum ama bu kadar uzun süreceğini düşünmemiştim.
“Kendimi koruyabilirim, Grant,” dedim.
Grant başını sallayıp agresif bir şekilde şerit değiştirdi. Arkamızdaki diğer sürücü korna çaldı. “Neden onun için bahaneler üretiyorsun? Ben haklı olduğumu biliyor. Sana benim verebileceğimi veremeyeceğini biliyor. Sen de biliyorsun.”
“Kes şunu,” diye uyardım.
“Cidden, Morda,” diye devam etti Grant. “Her şey berbat bir hâle gelmeden önce siz ikiniz ne kadar birlikte olabilirsiniz ki? Altı ay mı? Bir yıl mı?”
“Şu anda seninle bu arabada bir saniye daha geçireceğime Ben’le altı ay geçirirdim,” diye karşılık verdim.
Dikiz aynasından Grant’le göz göze geldik. Bakışlarını çevirip titreyen elleriyle direksiyonu daha sıkı kavradı.
Sessizliğe gömüldük.
Arabanın konsoluna eğilip radyoyu açarken kaşlarımı çattım. Daha sakin olan alternatif rock kanalı bulana kadar bir sürü kanal gezdim.
Arkama yaslanıp kollarımı bağladım. Gözlerimi kapatıp arabanın camına çarpan yağmur damlalarının sesini, yanımızdan geçen arabaları ve radyoda çalan şarkının yumuşak ritmini dinledim.
Bu durum hiç de kolay değildi. İki meşru eşi olan ilk kadındım. Yarı Ay’ın kızı, yarı kurt adam olarak her iki taraftan da gelecek bir eşle kutsanmıştım.
Ben, diğer yarım, ayın oğlu. Grant ise, Ay Tanrıçasının ilahi güçleriyle bana bağladığı eşim. İki adam, kader tarafından kurulan iki bağlantı. Bir de ben…
İki eş. Sakin, aklı başında ve kaderinde sadece kalp kırıklığı olan Ben. Ben, laneti yüzünden bu dünyada sonsuza kadar yalnız kalacaktı.
Trajediden başka bir şey yaşamamış ve ormana bağlı Ben.
Diğer yanda da beni destekleyen Grant var. Herkese kapalı olan kalbini bana açan Beyaz Kurt’um.
Grant, tek başına hayatta kalabileceği konusundaki ısrarına rağmen sevilip kabul edilmekten başka bir şey istemedi. Grant, daha önce hiç kimse tarafından ilk sıraya konmamıştı.
Beni sevmekten ve karşılığında sevilmekten başka hiçbir şey istemeyen iki harika adam.
Saatlerce yol gittik. Mevsim değiştiği için hiç bitmeyecekmiş gibi duran yaz güneşi batınca hızla hava karardı.
Sonbahar yaklaşıyordu. Bulutlu gökyüzü kasvetli havaya eşlik ediyordu.
Gözlerim kapalı, alnımı soğuk cama yasladım. Hâlâ yağmur yağıyordu. Sileceklerin sesi kulağıma ninni gibi geliyordu.
Arabayla giderken geride bıraktıklarımı düşündüm. Roseburg'u, ana caddeyi, annemin dükkanını, evimi düşündüm. Sadece birkaç saattir uzaktaydım ama göğsüme yerleşen özlemi hissedebiliyordum.
Annemi özledim. Onun yanımda olup beni kollamasını ve çillerini daha da belirginleştiren gülümsemesini özledim. Her zaman adaçayıyla hindistancevizi yağı kokan pürüzsüz ellerini özledim.
Onu özledim. Geri istedim.
Arabanın yavaşladığını hissedince gözlerimi açınca karşımızda küçük, az katlı bir motel gördüm. Cızırdayan neon renkli tabelası fiyatının düşük ama aynı zamanda kirli çarşaflı yataklar, tahta kurusu dolu odalar vaat ediyordu.
Doğrulup kaşlarımı çattım.
“Neden duruyoruz?”
“Daha fazla süremeyeceğim,” dedi Grant sertçe. “Siz de kullanamazsınız.”
Ehliyet meselesini aklımdaydı. Ancak itiraf etmek gerekirse bu doğaüstü dünyayla iç içe geçtikten sonra pek de aklıma gelmemişti.
Ben, küçük bir alana hapsedilmekten nefret ettiğinden arabaları pek sevmezdi.
Anksiyetesi hemen kendini gösterdi. Araba durur durmaz kendini dışarı attı. Islanıyor olsa bile dışarıda olmaktan memnundu.
Grant'in kolunu yakalayınca aramızda elektriklenmeyi hissettim. Gözleri benimkilerle buluşurken tedbirliydi.
“Lütfen bunu olması gerekenden daha zor bir hâle getirme,” diye uyardım onu. Gözlerim Jeep'in dışındaki Ben'e kaydı.
Motelin etrafında dolaşıyordu. Açık alana ve arkasındaki sık ormana bakıyordu. Motel, boş otobanda tek başına duran bir binaydı.
Grant geri çekilince kolundaki elim aşağı kaydı. “Neyse o.”
Kaşlarımı çattım. “Zalimce davranıyordun,” diye karşılık verdim.
Grant'in solgun gözleri sertti. “Dürüsttüm. Onunla olmayı denemelisin. Her şey yolundaymış gibi yapmazsan sonrasında daha az incinecek.”
“Sınırlarını biliyor,” diye cevap verdim. “Nasıl bilmesin ki?”
Grant'in gözleri bir anlığına yumuşadı ama hemen ardından eski katılığına döndü. “Bacaklarımı uzatmam gerekiyor. Bizim için bir oda bul.”
Başka bir şey söylemeden arabanın kapısını açıp dışarı çıktı. Motele giderken gözden kayboluncaya kadar onun soluk gri saçlarını izledim.
İç çekip avuçlarımı bir süre gözlerime bastırdım. Sonra kendimi koltuğumdan itip kapımı açtım.
Bedenimden kayıp giden soğuk yağmur damlaları saçlarımı alnıma yapıştırıp gömleğimin yakasını ıslattı.
Hızlı adımlarla motelin ortasında yer alan lobiye yöneldim.
Ben bana koşup kollarını üzerime kaldırdı. Böylece beni az da olsa ıslanmaktan kurtardı.
İçeriye girip sıcaklığa kavuşunca gülümseyip koyu saçlarını salladı. Uzayan saçları gözlerinin üzerine düşüyordu.
Vızıldayan floresanların altında yüzü net bir şekilde görünce kaşlarımı çattım. Yaralarının ne kadar korkunç olduğunu ilk kez görmüştüm.
Gözünün üstünde uzun bir kesik ve çenesiyle elmacık kemikleri boyunca derin morarmalar vardı. Burnu kırılmıştı ve tedavi edilmemişti. Muhtemelen düzeltilmesi için de geç kalınmıştı. Bu yüzden bu çarpık hâline alışması gerekecekti.
Tabii gözlerinin altında yayılmış iki derin çürük vardık. Sol gözü neredeyse tamamen şişmişti. Dane’i öldürmek istedim.
Nefes sesi duyunca kafamı çevirip tezgahın arkasında duran zapzayıf kadına baktım. Gözlerini merak, korku ve tutku karışımı bir bakışla Ben’in yaralı yüzüne dikmişti.
Motelde sorun çıkarabileceğinden korkuyordu ancak çok az kadın belalı erkeklere direnebilirdi.
Ben boğazını temizleyip dışarıda bekleyeceğini işaret ederek eski, küçük ofisten dışarı çıktı. Kadına dönüp isim etiketini okudum. Adı Liz’di. “Merhaba,” diye selamladım en parlak gülümsememle. “Bir oda istiyorum.”
“O adam seninle mi?” diye sordu. Dudaklarına bir sigara yerleştirip ellerini kaldırarak çakmağına siper etti. Uzun bir nefes çekip ardından havaya büyük bir duman bulutu bıraktı.
Dumanın havada asılı kalmasını izledim. Odadaki havalandırma yok denecek kadar azdı.
“Bir oda istiyorum,” dedim öne doğru bir adım atarken.
Kadın sigarasından bir nefes daha çekip başını salladı. “Tabii, tabii.” Spiral bir defteri karıştırırken birkaç dakikada bir sigarasından içip fazla külü attı.
“Sadece birkaç odam kaldı,” dedi. “Tek yataklı, normal bir süit ister misin?” Yavan bir bakışla bana baktı.
Hayır, dercesine başımı salladım. “Hayır, üç yatağa veya iki odaya ihtiyacım olacak...”
Liz bana kulak asmadan havadaki ağır duman bulutunu nefesiyle dağıttı. Öksürüğümü tutmaya çalıştım. “Sana tek kalan deluxe süiti verebilirim. Onu başka bir şey için ayırmıştım ama alabilirsin.”
“Kaç yataklı?” diye sordum.
“İki,” diye yanıtladı.
Gözlerimi kıstım. “Üçe ihtiyacım var.”
Gözlerini devirdi. “Eğer üç yataklı bir oda istiyorsan, o zaman başka bir motele gitmen gerekecek. En yakındaki motel bir saatlik mesafede.”
Dışarıdaki karanlık gökyüzüne bakıp sırıttı. Liz sigarasını küllüğünün kenarına bırakıp anahtarı almak için masanın altına uzandı. “Al ya da git.”
“Neden her iki odayı da tutamıyorum...”
“Bir oda,” diye meydan okudu. Gücünün tadını çıkarıyordu. “Al ya da...”
“İyi,” diye homurdandım anahtarı elinden alarak. Eğilirken başımı salladım ve adımı ziyaretçi defterine yazdım. Arka cebimden birkaç yirmilik çıkardım.
Parayı tezgahın üzerine bırakıp dudaklarıma tatsız bir gülümseme yerleştirdim.
Kadın parayı alıp sırıttı. “Senin ya da sevgilinin herhangi bir sorun çıkarmasını istemiyorum, duydun mu?”
Hiçbir şey söylemedim. Kutu gibi olan lobiden çıkıp derin bir nefes aldım. Yağmur omuzlarıma otururken avuçlarımda ateş yükseliyordu. Çok kolay öfkeleniyordum.
“Her şey yolunda mı?” diye sordu Ben yanıma sokulup. Elimdeki anahtara bakıp kaşlarını çattı.
Oda numarası B-13’tü. “Yolunda.” Onu paslanmış yan merdivenden yukarı çıkardım. Yağmur yüzünden her adımımı dikkatle atıyordum. Köşeye vardığımızda odayı bulduk ve kapıyı açtık.
Oda kesinlikle küçüktü. İki duvara dayanmış çift kişilik iki yatak, küçük bir tuvalet, eski bir televizyon ve eski püskü bir şifonyer vardı.
Ben sessizce arkamda duruyordu ama gerginliğini hissedebiliyordum.
“İki yatak,” dedim iç çekerek.
“İki yatak,” diye tekrarladı.
Minik alana adımımı atıp banyoya geçtim.
Işık korkunçtu. Tenime yeşilimsi bir parlaklık yayıyordu. Tezgaha çarptığımda titreşti ki bu küçük alanda ona çarpmamak kaçınılmazdı.
Aynaya bakıp kaşlarımı çattım. Yüzümdeki lekeleri ve koyu halkaları incelerken parmaklarımı cildime bastırdım.
Kimsenin aklını başından alabilecek bir güzelliğim yoktu veya yüz hatlarım beni egzotik güzel olarak tanımlayacak kadar benzersiz değildi. Oldukça ortalama bir kadın olduğumu düşündüğüm. Koyu renk gözler, koyu ve uzun saçlar.
Kalp şeklinde bir yüzüm, çıkık elmacık kemiklerim ve sarımsı tenimin üzerinde birkaç çilim vardı. Anneme çok benziyordum. Sadece daha az rafine ve tam olarak belirleyemediğim özelliklere sahiptim.
Babamla hiç tanışmamıştım. Bu yüzden onunla benzerliğim hakkında konuşamıyordum ama annemde arayıp bulamadığım parçalarım olduğunu biliyordum.
Musluğu hangi yöne çevirirsem çevireyim su soğuktu. Ama ellerimi ve yüzümü yıkamak için sıcaklık pek dert değildi.
Saçlarımı alnımdan geriye itip hafifçe yanaklarımı tokatlayıp onlara biraz renk verdim.
Odadan çıktığımda Ben bana uzak olan yatakta oturuyordu. Gözlerini kırılmış parmaklarına dikmişti. Yavaşça yanına gidip oturduğumda omuzları gerildi.
Tereddütle sağ elini tuttum. Parmaklarımı kesiklerinin, morluklarının üzerinde gezdirdim. İrkildi ama geri çekilmedi.
“Ne oldu?” diye sordum.
Ben yutkunup bakışlarını yerden kaldırmadı. Yüzünün yan tarafını incelerken ona ne kadar zarar verdiklerini bir kez daha incelerken vücudumu ateşe vermek isteyen sıcaklıkla savaştım.
“Senin törenine hazırlanmadan hemen önce dönüştüm. Aslında her şey yolunda gitti. Evden, kasabadan uzakta olduğuma emindim. Ormanda epey uzaktaydım, bizim…” Başımı salladım.
Öpüşüp biraz daha ileriye gittiğimiz yerdeydi. O anıyla gülümseyerek savaştım. “Her neyse, değiştim… Dürüst olmak gerekirse pek bir şey hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum.”
“Değiştiğim andan hafızamda kalan şeyler çok anlık ve üstünkörü. Kelimeler yok, sadece fotoğraflar var zihnimde ve onlar da o kadar bulanık ki çalılardan ve ağaçlardan başka bir şey hatırlamıyorum.”
“Ne hatırlıyorsun?”
“Alfa Evers bana olanları anlattı, ki bu benim hatırlayabileceklerimden çok daha güvenilir. Cerberus'un beni evin etrafında bulduğunu, sürüsünün müdahalesinden sonra beni şehir dışında kadar kovaladığını söyledi.”
“Kovalamaca bundan uzun sürmedi. Cerberus'tan kaçmak iki güçlü alfası olan bir sürüden kaçmaktan çok daha kolay.”
“Peki nasıl yaralandın?” diye sordum. Sesim gergindi.
Ben yüzünü buruşturup farkında olmadan parmaklarını çenesindeki morluklarda gezdirdi. “Tekrar dönüşene kadar güvenli bir odaya yerleştirildim. Dane beni orada buldu.”
“Değişimden sonra yorgun düşmüştüm ve tamamen savunmasızdım. Alfa Evers'ın beni yakalayan kişi olmasından ve onlar tarafından korunuyor olmamdan mutlu değildi.”
“Sanırım hayal kırıklığının bir kısmını atmak istedi.”
Öfkenin boğazımı yaktığını hissettim. “Ne yaptı?”
“Bu kadar,” dedi Ben.
“Ne yaptı, Ben?” diye üsteledim.
Ben yüzümü tuttu ve beni ona bakmaya zorladı. Başparmağıyla çeneme daireler çizerek beni nazikçe sakinleştirdi. “Morda, bitti. Buradayım. İyiyim. İyileşeceğim.”
Bileğini hafifçe tuttum. “Seni gördüğümde...” Hızlı bir nefes aldım.
“Şimdi birlikteyiz,” diye mırıldandı, pürüzlü ve kaba bir sesle. Gözleri dudaklarıma daldığında onun altın gözlerine bakıyordum. “Artık benimlesin.”
Dudaklarımız iç içe geçtiğinde gözlerimin kapandığını hissettim. Sıcak nefesi yüzümde yayılıp dilimin üzerinde kayıyordu.
İrkilip kolunu daha sıkı kavradım. Beni öpücüğüyle kendimden geçirirken onun hareketlerini takip ettim.
Onunla tekrardan bağlantı kurmak harika hissettirdi. Gücümün bedeninde yankılandığını, bizi birbirimize bağlayan her şeyi hissedebiliyordum. Özümüz aynıydı, eşittik.
Ellerinden biri çenemden saçlarıma doğru kayıp kafamı kavradığında nazikçe saçlarımı çekti. Hafifçe inledim. Onun kontrolünün, güveninin tadını çıkardım.
Kapı kolunun çevrildiğini duydum. Grant kapıdan içeri girerken kendimi geri çektim. Onunla göz göze geldiğimde yanaklarımın alev aldığını hissettim.
Bizi öpüşürken yakalamamış olabilirdi ama gerginliğim ve dağınık saçlarım durumu gayet net ortaya koyuyordu. Yani Grant neredeyse hiçbir şey kaçırmadı.
Beni incelerken tüylerinin diken diken olduğunu hissettim. Ardından Ben'e baktığında gözlerinin içindeki öfkeyi gördüm.
Grant ağzını açıp bir şey demeden kapattı. Boynundaki damarlar sıkışıp gerildi. Çenesini ovuşturduktan sonra ellerini ceplerine soktu. Öfkesini bastırmaya çalışıyordu.
“İki yatak,” diye gürledi.
“Ben yerde yatarım,” diye teklif etti Ben. Grant hâlâ öfkesini kontrol altına almaya çalıştığı için ona bakmaya cesaret edemedim.
“Ben yerde uyuyabilirim,” diye ekledim. “Grant, sen bütün gün araba kullandın ve Ben yaralı.”
Grant gözlerini devirdi. “Ben yerde uyuyabilecek kadar iyi durumdayım.”
“Hayır, ben...” Ben araya girdi.
Grant gözlerini dikti. “Umurumda değil ve...”
“Benim için sorun değil...”
“Yeter!” Neredeyse bağırmıştım. “Ben yerde yatıyorum. Konu kapandı.” Her ikisi de karşı gelmek için ağzını açtı ama onlara delici bir bakış attım.
O andan sonra ikisi de birçok kez karşı çıkıp sert zeminde yatmak için ne kadar elverişli olduklarını kanıtlamaya çalıştılar.
Kararımdan caymadım. Yerde yatmakta ısrarcı olarak tartışmaya dahil oldum.
Yarım saat sonra hepimiz yerlerimize geçip sessizce yattık. Oda karanlıktı ve içerideki hava aslında içeride durulmayacak kadar ağırdı.
Dışarıda hâlâ sağanak yağmur vardı. Gök gürültüsünü gözlerim açık bir şekilde dinledim.
Ardından uykuya dalıp rüya görmeye başladım. Doğayla iç içe büyük ve üstü açık bir oda gördüm. İçi siyah kravatlı insanlarla doluydu. Kırmızı bir balo elbisesinin eteklerini, bir geyiğin silüetini gördüm.
Tam bu görüntüler hareketlenmeye başlayacaktı ki, şimşek çarptığında lekeli tavanla göz göze geldim.
Yaptığımız derme çatma yatakta oturup saçlarımı arkaya ittim. Sert zeminden dolayı acıyan sırtımı esnetirken gözlerimi kırpıştırıp kafamı kaldırınca Ben’in boş yatağını gördüm.
Önce içimi korku kapladı. Birkaç derin nefes alıp durdum. Mantıklı olan tek sonuca varmadan önce buruşmuş çarşafları karıştırdım.
Parmak ucunda odanın öbür ucuna geçerken mışıl mışıl uyuyan Grant'i uyandırmamaya dikkat ettim. Solgun yanakları odadaki cılız ışığı kendine çekiyordu.
Odadan çıkıp paslı merdivene doğru yürürken üzerimdeki sweati biraz çekiştirip çizmelerimi düzelttim.
Ben'i hızlıca buldum denebilir. Binanın arkasındaki tepenin altında duruyordu. Gözleri birkaç yüz metre ötedeki ormana kilitlenmişti.
Yanına yaklaşınca korkuyla irkilince ona sırıttım.
“Sana sinsice yaklaşabildiğim için kendimle gurur duyuyorum.”
Hafifçe gülümsedi. Loş ışıkta bile altın gözleri neredeyse parıl parıldı. “Düşünüyordum.”
Uzanıp ensesini okşadım. Uzamış saçlarını severken hafifçe çektim. “Ne düşünüyordun?”
Ona biraz daha sokulurken Ben derin bir nefes aldı. Kendime engel olamıyordum. Onun her şeyinden etkileniyordum. Zihninden, sesinden, vücudundan.
Yanında olmak istiyordum. Yanındayken de ona yakın olmalıydım.
“Grant'in arabada bana söylediklerini,” dedi Ben alçak bir sesle.
Ona baktım ama gözlerini benden uzak tutuyordu. “Zalimlik yaptı.”
“Belki,” diye kabul etti Ben. “Ama tek kelimesi bile yalan değildi.”
Midemin kasıldığını hissettim. “Bunu çoktan hallettik, değil mi? Hiçbir şey basit, kolay veya mükemmel değildir. Sadece deneyeceğimiz konusunda hemfikir olduğumuzu düşünmüştüm...”
“Haklısın,” diye mırıldanıp dudaklarını başımın üstüne bastırdı. “Bunu kabul ettik.” Ses tonu beni huzursuz etti. Sanki beni pasifize ediyormuş gibi, sanki sadece konuyu kapatmamı sağlamaya çalışıyormuş gibi konuştu.
Zihninde hâlâ bu düşüncelerin dolaştığını gözlerine baktığımda görebiliyordum. Grant’in söylediklerinin sandığından daha vurucu olduğundan endişelendim.
“Dinlenmen gerek,” diye ısrar ettim kapüşonunu çekiştirerek. “Yaralısın, iyileşmen gerekiyor.”
Başını sallayıp elimi tuttu. Motel odasına geri döndük. Olabildiğince sessiz ve hızlı bir şekilde içeri girerken Grant hiç kıpırdamadı.
Grant'e bakmak içimde bir sürü duygu uyandırdı. Ancak en baskını suçluluktu.
Grant'i sevdiğimi biliyordum ama aynı zamanda, bedenim bir yana, Ben'le zihnimin, kalbimin ve ruhumun arzuladığı inkâr edilemez bir bağım vardı.
Uzanıp ikisine de sırtımı döndüm.
Yavaşça uyandığımda anında yerde olmadığımı fark ettim. Başımın altına konulmuş iki yastık ve göğsüme kadar çekilmiş ince yorganla yatakta yatıyordum.
Kollarım ve bacaklarım yatağın üzerinde gezinirken çıplak tene değince yanaklarım kızardı. Beni yatağa alanın Grant olduğunu görmek için dönüp bakmama gerek yoktu.
Gülümsememeye çalışırken kendi tarafıma döndüm. Ellerimi yanağımın altına koyup bacağımı biraz daha yukarı çektim.
Grant yanımda uyuyordu. Yüzünün solgun rengine nazaran göz kapakları koyu mordu. Neredeyse şaşırtıcı derecede beyaz bir gölge olan saçlarının bir kısmı dağılıp düzleşmişti.
Yerde uyuma isteğimi yok sayıp Ben’in gözü önünde samimiyetimizi gösterecek kadar cesur olduğu için iyi bir tokata, hatta belki bir tekmeye ihtiyacı vardı.
Yine de bu hareketin Grant'in kişiliğinin özünden kaynaklandığını bilerek tereddüt ettim. Daima ihtiyacı istek ya da duyguya tercih eden pratik biriydi.
Yerde uyumanın bana iyi gelmeyeceğini bildiğinden beni yatağına taşımıştı. Sonucu her ne olursa olsun.
Hafifçe horlarken nefesi ara sıra tıkanıyordu. Arkamda Ben'in düzenli nefes alıp verdiğini duyabiliyordum. Ciğerleri sonsuza dek genişleyebilirmiş gibiydi.
Sırt üstü yatıp tavana baktım. İkisi de uyanmadan, yani Grant böbürlenmeden ve Ben sinirlenmeden önce yerdeki yatağıma geri dönmem gerektiğini biliyordum.
Oda sakindi. Pencereye vuran yağmur hafiflemişti. Günlerdir ilk kez gök gürültüsü ya da şimşek duymuyordum. Bunu iyiye işaret olarak kabul etmek üzereydim ki bir karganın gaklamasını duydum.
Yatakta doğrulduğumda uzun saçlarım göğsüme düşerken üzerimdeki yorgan belime indi.
Gökyüzü hâlâ bulutluydu ama yağış yüzünden her yer canlı bir yeşile bürünmüştü.
Yataktan elimden geldiğince sessizce çıktım. Hafifçe irkilip bir süre çıplak ayaklarımla soğuk zeminde ilerledim.
Yüzüstü yatan Ben’in yanından geçip pencereye ulaştım. Ormana bakarken afalladım. Gördüğüme inanamadım.
Ağaçların sırasını tekrar gözden geçirince biraz önce ne gördüğümü anladım. Bir geyik.
Enseme doğru yükselen bir sıcak hava hissettim.
Geyik direkt olarak bana bakıyordu. Aramızdaki mesafeye ve kirli pencere camına rağmen kara gözleri benimkine kilitlenmişti. Başını biraz daha yukarı kaldırdı. Devasa boynuzları gökyüzüne uzanıyordu.
Ona baktığımda korkunç bir panik hissettim. Bana sadece bir kelime iletti.
Kaç.
Arkamı dönüp çığlık atmak istedim ama neredeyse hiç ses çıkmadı. Hızla geriye giderken vücudum pencere camına çarptı. Pervaz belime çapınca acı içinde bağırdım.
Panik içimde dolup taşarken gözyaşlarım hızla döküldü.
Tam arkamda bir adam duruyordu. Adam deyip diyemeyeceğimi bilmiyordum aslında çünkü ne olduğunu anlamamıştım.
Boyu korkutucu derecede uzundu. Gövdesi kalın ve iriydi. Ama esas dehşet verici olan şey yüzüydü. Ya da olmayan yüzü.
Derisi koyu griydi. Ağzı çürümenin bir sonraki aşamasına geçmiş gibi görünüyordu. Dudaklarından geriye kalan derisi boğumlu ve kahverengiydi. Mezar taşını andıran sarı dişleriyle çatlamış, pütür pütür görünen dili tamamen açıktaydı.
Gözleri kısıktı ama altındaki koyu mor halkaları, şakaklarını kaplayan siyah damarları görebiliyordum.
Çığlık atmak için ağzımı açtım ama karşımdaki figür iri ve nasırlı elini kaldırıp ağzımı kapattı.
Anında ona karşı gelip ondan kurtulmak için vücudumu pencere ile onun bedeni arasında ileri geri salladım.
Yamulmuş ağzı yüzüme yaklaştığında yüzümün her tarafına kokuşmuş nefesini üfledi. Çığlık atmaya, savaşmaya, buz gibi soğuk bedenime ateşi çağırmaya çalışırken yüzümden gözyaşları akıyordu.
Bu adamla savaşabileceğimi biliyordum ama damarlarımda ne kadar ateş varsa mutlak dehşet yüzünden sönmüştü.
Adam “Cadı,” diye kelimeyi suratıma tükürdü. Sesi berbat ve balgamlıydı. Konuşurken kalın çenesinden birkaç damla siyah kan damladı. Sanki konuşmak ona fiziksel olarak acı veriyormuş gibiydi.
Neye baktığımı fark edince vücudum kaskatı kesildi.
Bu bir Şeytan Avcısı’ydı.
Daha sert bir şekilde çırpındım beklenmedik bir şekilde kolumu tüm gücümle çekip dirseğimi pencere camına geçirdim.
Kırılan cam paramparça olurken zemine saçılıp bacaklarıma saplandı.
Sıcak kan kolumdan aşağı ağır ağır aktı. Bileğime doğru kayıp parmak uçlarımdan damlıyordu. Şeytan Avcısı geri çekilirken elini ağzımdan çekti. Boğazım parçalanıncaya kadar çığlık attım.
Karşıdan gelebilecek darbeye karşılık gözlerimi kapattım. Kollarımdaki dokunuşu hissettiğimde sarsıldım. Yıpranmış boğazımdan bir çığlık daha yükseldi. Adımı duyunca nefesimi tutup gözlerimi açtım.
Ben’di.
Paniğe kapılmıştı. Genişlemiş alacalı gözleri etrafı tarıyordu. Bembeyaz olmuş teni morluklarını daha da belirginleştiriyordu. Bir şeyler söylüyordu ama dediklerini anlamıyordum.
Kendi çığlığım hâlâ beynimde yankılanıyordu. Kolumdaki dayanılmaz acı başa çıkamayacağım kadar güçlüydü.
Sonra Grant'in elimi tuttuğunu, beni bir yatağa çektiğini hissettim. Elleriyle beni omuzlarımdan itince yatağa oturdum. Sakin, odaklanmış, soluk gözlerine baktım. Nefesini, sesini ve kalbinin sesini duydum.
“Kaçmamız gerekiyor,” demeyi başardım.
Sesler feci yüksek geliyordu.
“Ne oldu?”
“İyi misin?”
“Buraya kim geldi?”
“Yaralandın mı?”
“Morda?”
“Morda?”
Yutkundum, gözlerimi kırpıp nefes aldım. “Bir Şeytan Avcısı buradaydı, odadaydı. O… O… Ben…” Panik ve korkudan sesim titremeye başlayınca nefesim kesildi. Kendimi toparlamak birkaç dakikamı aldı.
“Korkunçtu… Daha önce hiç...”
Grant'in gözleri hâlâ ağır ağır kanayan kolumdaydı. Gömleğim boydan boya kan olmuştu. “Peki bu nasıl oldu?”
“Sizi uyandırmak için kolumu pencere camına geçirdim.”
Gözlerinde suçluluk duygusu belirdi. “Öncesinde bağırmayı denemedin mi?”
Ben Grant’e düz bir bakış atarken Ben, beni savunmaya geçti. “Bazen korku sesi kilitleyebilir.”
Başımı salladım. “Pencerenin camını parçaladığımda beni bıraktı ve sonra çığlık atabildim. Gözlerimi açtığımda gitmişti. Siz… Siz görmediniz mi?”
Ben başını salladı. “Çığlığını duyar duymaz uyandım ama sana baktığımda ellerinle yüzünü kapatmış, ağlıyordun. Başka bir şey görmedim.”
“Ama pis bir şeyin kokusunu alabiliyorum,” dedi Grant sertçe. Nefes alıp yüzünü buruşturdu. “Korkunç bir koku, keskin, ağır...”
“Çürük,” dedi Ben gözlerini Grant'e çevirerek. Uzun bir süre birbirlerine baktılar.
“Bu bir Şeytan Avcısı’ydı,” dedim. Bunu biliyordum. Bana cadı dediğinde bunu iliklerime kadar hissetmiştim.
Grant başını salladı. Kafası karışmıştı.
“Tam olarak değil. Teyzen, Şeytan Avcılarının Güneş Savaşçılarıyla aynı tarikattan olduğunu söyledi. Onlar nefes alan normal insanlar, canavar değiller. Bu başka bir şey olabilir.”
Kararlılıkla başımı salladım. “Hayır. Bunun ne olduğunu biliyorum. Bunlar Karanlık Adamlar, Şeytan Avcıları. Bana cadı dedi. Cadı olduğumu biliyordu ve bundan iğreniyordu.”
Ben başını salladı. “Bence Morda haklı. Belki de Şeytan Avcıları, Güneş Savaşçıları, Avcılar ve Demir Ustaları arasındaki bağlantı sadece bilgidir.”
“Belki de her grup değişkendir, belki de paylaştıkları şey sadece bir kaynaktır.”
Ayağa kalktığımda olduğum yerde sallandım. “Şu anda bunlar umurumda değil. Eşyalarımızı toplayıp gitmemiz gerek. Hemen gitmeliyiz…”
Grant uzanıp beni tuttu. Yüzünde taze bir endişe belirdi. “Morda, oturmalısın. Yarana bakmalıyım…”
Elini itip çantama uzandım. Küfredip kendimi duvara yasladım. Yukarı kaldırdığım kolumdan aşağı akıp omuzumu kaplayan kanı dehşetle izledim.
Üzerimde bir çift el hissettiğimde Ben'in altın bakışlarını yakaladım.
“Yaralandın,” dedi. “Pansuman yapılması gerekiyor.”
“Tıp eğitimim var,” dedi Grant.
“Benim de,” diye meydan okudu Ben.
Neyse ki bu ufak tartışmayı uzatmadılar. Ben kolumu sabit tutarken Grant, ufak bir şişe alkolle kolumdaki camları çıkarabilmek için elinden geleni yaptı.
O kolumdan cam parçalarını çıkarıp yorganın üzerine bırakırken ben bağırıp çığlık attım.
Onlara bakarsam bayılacağımdan çok korkuyordum ama bazıları sanki cildimden milim milim çekiliyormuş gibi hissettiriyorlardı.
Ben'in kolunu sıkıca sıktım. Grant kemiğin hemen yanına batmış bir cam parçasını çıkarmaya çalışırken gövdemi öne doğru kıvırıp çığlık atmamak için hafifçe omzunu ısırdım.
Ben beni rahatlatmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu ama içinde olduğumuz durum tamamıyla rahatsız ediciydi.
Yakına bir yere yıldırım düşünce üçümüz de korkudan sıçrarken oda bir anlık bembeyaz oldu.
Alçak bir esneme sesi duyuldu. Ardından motelin dışındaki üç ağaç devrilirken kulak delici bir ses çıktı.
Yağmur aniden hızlanınca kırık pencereden içeri gelmeye başladı.
Grant son cam parçasını çıkardıktan sonra bütün alkol şişesini kolumun üzerine dökerken küfretti. Bütün pantolonum ıslanırken burun deliklerim yandı.
Biraz geçince Ben, beni ayağa kaldırdı. Ben dik durmak için mücadele verirken ikisi de pür dikkat beni izliyordu.
“Gitmemiz…”
“Çabuk… Şimdi.”
Hemen dışarı çıktık. Kapının önünden otoparka ve otoyola baktım. Mideme taş oturdu. Onları gördüğümde kulaklarım çınlamaya başladı.
Yağmurun altında hareketsiz duran yaklaşık bir düzine Şeytan Avcısı vardı.
Hepsi bana bakıyordu.

Discover Galatea

Unutulması ZorDeğişim Kitap 3İntikam Dolu Bir Gökyüzünün AltındaParlak YıldızSana Kandım Kitap 2

En Yeni Yayınlar

Öyle Bir Şey YokGeriye Kalanlar: John Baker’ın HikayesiŞeytanın Gülü 2: Prangalı AşkKararlı ve AteşliKanadı Kırık Kuşlar 3: Sonsuza Dek Kırık

Okuma listeleri

Hepsini gör

Okuyucu topluluğumuzun derlediğ kitap koleksiyonları ile romantizmin dünyasına dalın.

En çok sevdiğim kitaplar

by tyrion

46 kitap

Yarım Bıraktıklarım

by Marmaletta

6 kitap

Benim kitaplığım❤️❤️❤️

by vuslat hayal

227 kitap

Yeni okuyacağım kitaplar

177 kitap

OKUDUKLARIM

by Pharma

301 kitap

Türkçe

by Asliiturkiye

357 kitap

Okumayı Bitirdiğim Kitaplar

by Marmaletta

48 kitap

Okunan Kitaplar

by mallof65

86 kitap

Okunanlar

by hurtful_cow

77 kitap

Okunan kitaplar

by mavi rota

395 kitap

English

by Asliiturkiye

354 kitap

The Best📚

by emlcrk

69 kitap

Pelto’s list

by Pelto

33 kitap

Beğendiklerimden

by Hygge

28 kitap

En güzel kitaplar

by Nermin

207 kitap