
Kışın Laneti Evreninden: İlk Kurt
Yazar
Jen Cooper
Okur
262K
Bölüm
51
Anne ve Yavru
Kitap 1: İlk Kurt
GALEN
Nefesim karanlıkta yüzümün önünde buharlaşıp dağılıyordu. Ellerimi ağzıma götürüp üfledim, eldivenlerin içinde ısıtmaya çalıştım ama nafileydi. Parmaklarım buz kesmiş, sızlıyordu.
Kış uzun zamandır bu kadar çetin geçmemişti. Herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Köyde hazırlıklar çoktan başlamıştı. İnsanların sesinde alışılmadık bir tedirginlik vardı.
Bir doğum olacaktı. Hem de kışın. Bazen o annenin çığlıkları çiftliğime kadar ulaşıyordu.
Diyara yakarıyordu. Merhamet diliyordu. Dayanabilmek için yalvarıyordu.
Ama bizim diyarımızda işler böyle yürümezdi. Hepimiz bunu bilirdik.
Verandada duruyordum. Fenerlerin ışığı rüzgârla birlikte titriyordu, her an sönecek gibiydi. Koyunlar hâlâ ağıldaydı ama kar bastırmadan önce onları içeri almak zorundaydım.
Zaman daralıyordu.
Sabahın kırağısı bir işaretti ve ben işaretleri görmezden gelenlerden değildim.
Verandadan indim ve ağıla doğru yürüdüm. Kalın bir paltom vardı. Botlarımın içi kürkle kaplıydı. Soğuk yine de tenimi yakıyordu.
Atkımı ağzıma kadar çektim. Koyu kahverengi saçımın yumuşak tutamlarını geriye savuran sert rüzgâra karşı gözlerimi kıstım.
Kapüşonumu başıma geçirip ağıla yürürken donmuş zeminde iz bırakan botlarıma baktım.
Sonraki saati koyunları ahıra almakla geçirdim. Normalde onları oraya koymazdım ama içimde bir ses bu kışın herkes için zor geçeceğini söylüyordu. Hayvanlar için bile.
Onları ahıra almak, yardım etmek adına yapabileceğim tek şeydi. Önlerine saman bıraktım ve pencereleri sıkıca kilitledim.
İşte o zaman dışarıda kırmızı bir leke gördüm. Midem bulandı. Tenimi tuhaf bir his kapladı. Ne olduğunu görmek için dışarı çıktım.
Yere çöktüm. Bir dizim küçük gölcüğün yanındaki sert toprağa değdi. Kandı. Gözlerimi kısıp etrafıma baktım.
Koyunları içeri alırken saymıştım. Eksik yoktu. Ama dışarı çıktıktan sonra yeniden saymamıştım.
Rüzgâr etrafımda uğuldarken karanlığa baktım. Ahırın kenarındaki meşalelerden birini aldım. Kapıyı kilitledim. Sonra kan izlerini takip etmeye başladım.
Nefesim hâlâ havada buhar olup yükseliyordu. Meşaleyi tutan elim titriyordu. Ne bulacağımı bilmiyordum ama bir şeyin kanadığından emindim. Bu bile endişelenmem için yeterdi.
İzi ağılın etrafında sürdüm. Oduna ihtiyacım olduğunda ormana girmek için kullandığım patikaya doğru ilerledim.
Çiftliğimle orman arasındaki küçük tepeye baktım. Ne olduğunu fark edince olduğum yerde durakladım.
Bir kurttu.
Griyle beyaz karışımı, burnu kana bulanmış bir kurt. Koyunlarımdan biri dişlerinin arasından sarkıyordu.
Dudaklarımı sıktım, gözlerimi ona diktim. Dişiydi, sarkık memeleri bunu ele veriyordu. Yakın zamanda doğum yapmıştı.
İçim burkuldu. Hava giderek soğuyordu. Vahşi hayvanlar saklandıkça av bulmak zorlaşıyordu.
Açtı. Muhtemelen yavruları da öyleydi ama benim koyunlarım köyü besliyordu. Özellikle kışın.
Şimdi bir şey yapmazsam daha fazlası için geri gelecekti.
Karanlıkta neredeyse parlayan sarı gözlerine baktım. Başımı yavaşça iki yana salladım.
İnleyerek başını eğdi.
Kaşlarım çatıldı. Boyun eğdiğini gösteriyordu ama geri çekilmiyordu.
Tuhaf bir şey vardı.
Bir kez daha inledi. Ardından dönüp tepeye doğru kayboldu.
Derin bir nefes aldım. Nefesim atkımın içinde sıcak bir buğuya dönüştü.
Ama daha düşünmeye fırsat bulamadan, bedenim çoktan kararını vermiş, ayaklarım onu takip etmeye başlamıştı.
Bir terslik vardı. Bunu nasıl bildiğimden emin değildim ama biliyordum.
Bu bölgedeki kurtlar kendi alanlarını korur, insanlara yaklaşmazdı. Sessiz dağlarda kalmayı tercih ederlerdi. Ama bu kurt farklıydı. Çaresizdi ve nedenini öğrenmem gerektiğini hissediyordum.
Peşinden koştum. Ormanın kenarındaki odun kütüğünden baltamı aldım. Ayak izlerini ve koyunumdan damlayan kanı takip ederek ormanın içine doğru ilerledim. Hava gittikçe kararıyordu.
Meşalemin alevi yolumu aydınlatıyordu ama sürekli titriyordu. Birkaç kez sönmeye yaklaşmıştı.
Vücudum ağrıyordu, soğuk içime işliyordu. Gözlerim rüzgârdan yanıyordu.
Birkaç kez vazgeçmeyi düşündüm. Ama her seferinde kurt dönüp bana baktı.
Sanki hâlâ peşinde olup olmadığımı kontrol ediyordu. Her seferinde başını eğiyor ama mesafesini koruyordu. Saldırmıyordu.
“Ne oluyor kızım?” diye seslendim rüzgâra doğru ama kurt sadece inledi ve ormanda daha hızlı ilerledi. Baltamı umursamıyor gibiydi.
Daha önce başıboş kurtlar görmüştüm. Silahım olup olmadığını hep fark ederlerdi. Ama bu kurt farklıydı.
Bu yüzden onu takip etmeye devam ettim. Giderek daha derine, ta ki kurt durana kadar. Ağaçların arasından yavaşça ilerledim. Meşaleyi kaldırıp karanlığa baktım.
Kurt, büyük bir kaya ve toprak yığınının önünde durmuştu. Engebeli dağın yamacındaki bir mağaranın girişi çökmüş, molozla kapanmıştı. Güvenli görünmüyordu ama kurt oradan ayrılmıyordu.
Bana döndü. Ölü koyunu bıraktı ve havladı.
Kaşlarımı çatarak moloz yığınına baktım. Ne istediğini anlayamadım, ta ki içerden gelen o zayıf inlemeyi duyana kadar.
Kalbim bir an durdu. Nefesim kesildi.
Bir inleme daha duyuldu, rüzgârla birlikte kulağıma ulaştı.
Bir adım attım. Ses önümdeki kurttan gelmiyordu.
Ne anlama geldiğini anladığımda midem kasıldı.
Kurt bana bakmayı bırakarak koyunu dişlerinin arasına aldı. Bir parça kopardı. Sonra toprağı kazmaya başladı ve açtığı küçük aralıktan eti içeri itti.
Hareketleri hızlandı. Açtığı boşluk yeniden molozla kapanmadan önce parça parça eti içeri soktu.
Sonra bana dönerek inledi.
Atkımı indirdim. “Orada ne var, kızım? Ailen mi?” Birkaç adım daha yaklaştım.
Bana havlarken gözleri baltama kaydı.
Ona zarar vermeyeceğimi anlaması için yavaşça hareket ederek baltayı yere bıraktım.
Onu çiftliğimden uzaklaştırma düşüncesi bir anda önemini yitirdi. Bu kurdun bana ihtiyacı vardı.
Gözleri açıktı, içlerinde karşılaştığım kurtlarda görmediğim türden bir duygu taşıyordu. Çoğu temkinli ya da saldırgan olurdu ama o yalnızca hayatta kalmaya çalışıyordu.
Molozların öbür tarafından cılız bir havlama yükseldi, ardından bir iniltiye dönüştü. Bunun sadece hayatta kalma içgüdüsü olmadığını anladım. Bu bir annenin sesiydi.
“Yavrun orada mı?” diye sordum.
Kurt bana doğru havladığında bunu bir onay olarak aldım.
İleri doğru bir adım attım. Molozlara yaklaşırken bana saldırmayacağına yeterince güveniyordum.
Meşaleyi yavaşça etrafta gezdirdim. Dağın yamacını tamamen çökertmeden yavruya ulaşmanın bir yolu olmasını umuyordum.
Sonra geri çekildim. Bu kolay olmayacaktı. Yanlış bir parçayı oynatmak her şeyi yerle bir edebilirdi.
Dikkatsiz davranırsam her şeyin çökmesine sebep olan ben olacaktım.
Ona döndüm. Sanki beni anlayabilirmiş gibi onunla konuşacaktım ki elime küçük, beyaz bir parça düştü. Tenime değdiği anda eridi. Buz gibiydi, gözlerim kendiliğinden kapandı.
Kar.
Başlamıştı.
Kış tam da bu anı seçmişti. Küfredecek olsam bu topraklara söyleyecek çok sözüm olurdu.
Gözlerimi açtım. Kar etrafımıza hızla yağıyordu. Rüzgârla savruluyor, yere iniyordu. Soğuk paltoma işledikçe titremeye başladım.
Sıcaklık zaten düşüktü, daha da düşeceğini biliyordum.
Dönüp ormana baktım. Fazlasıyla derindeydim. Kış bu kadar yaklaşmışken, geçerli bir neden olmadan bu kadar ileri gitmeye asla cesaret edemezdim.
Eve dönmem uzun sürecekti. Ayırabileceğim bütün zamanı alacaktı.
Kalbim hızlandı. Seçenekleri tartarken nabzım kulaklarımda atıyordu.
Kurdu ve yavrusunu bırakıp gidersem sabaha çıkamazlardı ama ben soğuk beni öldürmeden önce eve varabilirdim.
Kalır ve yavruyu çıkarırsam her kış köyümüzden can alan o dondurucu soğuk bastırdığında burada, karın altında mahsur kalırdım. Karın aldığı canlardan biri de ben olurdum.
Ama küçük kulübeme dönüp şöminenin başına oturabilir miydim? Dışarıda kar pencereye vururken yanan odunun çıtırtısıyla ısınabilir miydim? Bir anneyle yavrusunun ölümüne göz yumduğumu bilerek?










































