
Manesto Geceleri
Yazar
S. L. Adams
Okur
501K
Bölüm
75
Bölüm 1
VICKY
Bacaklarım sızlıyordu, her adımda kaslarım itiraz ediyordu. Nefes aldıkça ciğerlerime kor düşüyordu sanki.
Devam et.
Şimdi durursan bir daha kalkamazsın.
İçimde kalan son güç kırıntısıyla kendimi orkide denizine attım. Olabildiğince hızlı koşuyordum. Yemyeşil çimenler çıplak ayaklarımı gıdıklıyordu. Gelinliğim rüzgârla birlikte savruluyor, beyaz kumaş etrafımda dalga dalga kabarıyordu.
Sonunda havaalanı göründü. Flungfarwood Havaalanı dedikleri yer, birkaç hangar ve minicik bir terminalden ibaretti. Kuzey Alaska’nın çamları ve dağları onu çepeçevre kuşatmıştı. Ama o sıcak yaz gününde, o küçük nokta benim için özgürlüğün ta kendisiydi.
Asfalta adımımı attığım anda dizlerim titredi. Durup öne eğildim, ellerimi dizlerime dayadım. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim kaburgalarıma sertçe çarpıyordu.
Telefonum korsemin içinde saklıydı. Çıkarıp ekranı kaydırdım ve titreyen parmaklarımla bir mesaj attım.
Vicky
Geldim.
Bir dakikadan kısa sürede cevap geldi.
Arlo
İki numaralı hangar.
Öğleden sonra ufukta parlayan güneşine karşı gözlerimi siper edip binaları taradım. İki numaralı hangar, açıklığın tam karşısındaydı. Topuklularımı ayağıma geçirip asfaltın üzerinde hızla ilerledim.
“Bunu yapamayacağını biliyordum,” dedi ve beni hangarın etrafından dolandırıp küçük uçağın beklediği yere doğru aceleyle götürdü.
“Bu sefer çok yaklaşmıştım,” dedim nefes nefese.
“Fark ettim. Oradan nasıl çıktın?”
“Banyo penceresinden tırmandım.”
“Peki gelinlik ne alaka? Normal kıyafetlerle koşmak daha kolay olmaz mıydı?”
“Gelinliği giyersem belki mihrapta yürümeye cesaret ederim diye düşündüm.”
“Ee? İşe yaradı mı?”
“Belli ki işe yaramadı.”
“Bu adamlarla evlenmek istemiyorsan neden baştan hayır demiyorsun Vicky?”
“Bilmiyorum.”
“Babanın baskısından kurtulmak için durmadan nişanlanmayı bırakman gerekiyor.”
“Başta fena görünmüyorlardı.”
“Evlenmek istemediğini söyleseydin keşke. Zavallı adamlar şu anda kim bilir ne haldedir.”
Ona öfkeyle baktım. “Bu sabaha kadar evlenmek istemediğimi bilmiyordum Arlo,” dedim yüksek sesle. “Üstüme gelme. Kaçmama yardım edeceğine söz vermiştin.”
“Tamam, tamam… Özür dilerim.” Beni kollarının arasına çekti. “Doğum günün kutlu olsun güzelim. Yirmi beşinden bir gün bile büyük durmuyorsun.”
“Gerçekten çok komiksin.”
“Anchorage'a inince ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum,” derken uzun bir nefes verdim. “Orasını hiç düşünmedim.”
“Üstünü değiştirecek bir şey getirdin mi?”
“Hayır.”
“Kimlik?”
“Tabii ki.”
“Nerede?”
“Telefon kılıfımın arkasında.”
Başını iki yana sallayarak uçağa çıkan dar merdiveni gösterdi. “Hadi. Diğer yolcularım her an gelir.”
“Anchorage’a yalnız uçacağını, oradan yolcu alıp döneceğini söylemiştin.”
“O, Yukon’daki yangınlar yüzünden Fairbanks’ten buraya üç ek sefer konmadan önceydi.”
“Harika,” dedim kuru bir sesle. “Uçağın tamamen bana ait olacağını sanmıştım.”
“Üzgünüm prenses.”
“Bana öyle deme Arlo.”
“O zaman prenses gibi davranmayı bırak Vicky.”
Kabinin arkasına doğru ilerledim. Uçakta altı sıra koltuk vardı. Dar bir tüpün içine dizilmiş gibiydiler. Diğer yolcuların öne yerleşip beni kendi halime bırakmalarını diledim.
Konuşacak halde değildim.
Uçmaya yabancı değildim. Alaska’da büyümüştüm. Fairbanks’e sayısız kez gidip gelmiştim. Alışveriş için, doktor randevuları için, diş temizliği için.
Flungfarwood dünyadan kopuk bir kasabaydı. Sekiz yüzü biraz aşan nüfusu, tek bir ana caddesi ve “idare eder” denebilecek kadar dükkânı vardı. Günlük ihtiyaçlar tamam. Fazlası yok. Burada bulamadığın bir şey mi var? Kargo beklemektense uçağa binmek daha hızlıydı.
Ama bu kez mesele bir alışveriş listesi değildi.
Bu kez dönüş yoktu.
Orada bana ait bir gelecek yoktu.
Bu hayatta yalnızca birinin eşi ya da birilerinin annesi olmaktan fazlasını istiyordum. Flungfarwood’da yirmi küsür yaşında bekâr bir kadın olmak neredeyse anomali sayılırdı. İnsanlar bana bir tür ucube gibi bakıyordu.
Merdivenlerde ağır adımlar yankılandı. Uzun, geniş omuzlu bir adam kabine girdi. Kapıdan geçerken başını eğmek zorunda kaldı. İçeriye sert bir bakış savurdu. Gözleri bir anlığına üzerimde durdu. Ardından tek kelime etmeden dönüp en öndeki koltuğa yerleşti.
Bir dakika sonra bir başkası göründü. Öndeki asık suratlı adamın tam tersiydi. Yüzünde sıcak, gerçek bir gülümseme vardı. Koridordan ilerleyip karşımdaki koltuğa yerleşirken hafifçe başını eğdi.
“Bir kaza olursa, uçağın en güvenli yeri arka taraftır,” dedi çekici bir ses tonuyla. İnsanın içine işleyen bir tınısı vardı. Kelimeler dudaklarından ağır ağır dökülürken içimde beklenmedik bir dalga kabardı.
Cidden mi? Adam yaşlı. Şu kırları görmedin mi?
“Bunu bilmiyordum,” dedim.
Koridorun üzerinden bana doğru eğildi, elini uzattı. “Hollis Becker.”
Elini sıkmak için uzandım. Uzun parmakları elimi tamamen kavradı. Tok ve kendinden emin bir sıkıştı.
“Vicky Vespa.”
“Tanıştığımıza memnun oldum Vicky Vespa.”
Tam o sırada bir sonraki yolcu kabine adım attı. Başımı kaldırdım. “Güzel…” diye fısıldadım, koridorda ilerleyen adamı süzerken.
Evet, işte. Sonunda benim yaşlarımda biri.
Az önce düğününden kaçtın. Üzerinde hâlâ gelinlik var. Ve başka bir adama mı bakıyorsun? Ama şu adama baksana!
Omuzlarına dökülen kıvırcık sarı saçlar. Gür favoriler, kısa bir sakal ve bıyıkla birleşmişti.
Dolgun dudaklar. İnsanı içine çeken açık mavi gözler.
Seksi Viking, beni kayıtsız bir bakışla şöyle bir süzdü. Gözlerinde ne merak ne ilgi vardı. Ardından uzun ve ince bedenini birkaç sıra öndeki koltuğa sığdırıp yerleşti.
“Düğününe mi gidiyorsun?” diye sordu Hollis.
Bakışlarımı yeniden o çekici kır saçlı adama çevirdim. “Düğünümden çıktım,” dedim.
Ensesini kaşıdı. “Şey, damat nerede?”
“Damatlar, ” diye düzelttim.
Kalın, gri kaşları bir anda havaya kalktı.
Tam o sırada dördüncü bir adam merdivenlerde göründü. İçimden sessizce homurdandım. “Dışarıda daha kaç kişi var?” Anlaşılan o ki seksi uçuş arkadaşları faslı burada bitiyordu.
Kızıl saçlı erkekler hiçbir zaman zaafım olmadı. Mihrapta bıraktığım grupta bir tane vardı. Onunla baş başa kaldığımız her seferde rol yapıyordum.
Palmer aslında tatlı biriydi ama ciddi bir performans kaygısı vardı.
Yine de bu sabah kalkıp gelinliği giydin ve onunla evlenmeye hazırlandın.
Sadece onunla değil. Paket anlaşmanın bir parçasıydı.
“Merhaba,” dedi yavaşça. Genizden gelen sesi, kızıl saçlarından ve solgun teninden bile daha iticiydi. “Ben Sutton.”
“Vicky,” dedim. “Sormadan söyleyeyim, düğünümden kaçtım.”
“Öyle mi? Bunu duyduğuma üzüldüm.”
Bu uçak ıssız bir adaya düşerse işin zor.
O çilli, güneş yüzü görmemiş aletini bana yaklaştırmana izin vermektense iki huysuzla ve yaşlı kurtla yatarım.
Hatta Arlo'yla bile yatarım.
Arlo eş cinsel.
Onu düzeltebilirim.
Birini düzeltemezsin.
Benimle bir gece geçirse düzelir.
Sıska ayakkabı satıcısı kravatını gevşetti, omuzlarını silkti ve Hollis’in önündeki sıraya yerleşti.
Tam o sırada Arlo’nun tok sesi hoparlörden kabine yayıldı. “İyi günler millet. Tüm yolcuların uçağa bindiği ve kalkış iznini aldığımız bildirildi. Anchorage’a saat altı civarında iniş yapacağız.”
Motorlar homurdanarak canlandı. Uçak küçük piste doğru ağır ağır ilerlerken başımı cama yaslayıp dışarı baktım.
Bir an sonra hızlandık. Gövde titredi. Tekerlekler yerden kesildi. Bildiğim, tanıdığım her şey aşağıda kaldı. Ev dediğim yer küçülüp silikleşti.
Üzüntüye yer yoktu içimde. Heyecan daha baskındı. Flungfarwood’dan çok daha öncesinde kaçmalıydım.
On sekizime bastığım gün gitmeliydim. Yirmi beşte değil.
Geçen zamanı geri saramazdım. Önümde duran tek şey, henüz yazılmamış bir hayattı.
Hollis bana doğru döndü. “Geride kaç damat bıraktığını sorabilir miyim?”
“Üç.”








































