
Tehlikeli Özgürlük
Büyük Hırslar
RILEY
Yalanım ortaya çıktığında kendimi bir aptal gibi hissettim.
Chris kibarca, “Bak, burada güvenebileceğimiz birine ihtiyacımız var. Hâlâ burada olursan ve yardıma ihtiyacımız varsa, belki staj teklifi yapabiliriz,” diye açıkladı. “Ama bugün değil.”
“Vaktinizi boşa harcadığım için üzgünüm,” dedim.
“Ben de üzgünüm. Jason muhtemelen seni umutlandırdı ama bu zor bir iş.”
“Anlıyorum,” dedim, sessizce ayağa kalkıp ofisten fırladım.
Bu adamın yalanlarımı bu kadar çabuk yakalaması yeterince kötüydü.
Bana “ileride bir gün” iş teklif etmeyi düşünmesi daha da kötüydü.
Beni mahveden iyilikti.
Sanırım son zamanlarda çok az iyilik görmüştüm.
Yine de teklifi yardımcı olmadı. Buradan ayrılmam gerekiyordu. Yeni bir plan yapmalıydım.
Nüfusu üç yüzün üzerinde olan bir kasabaya gitmeli, bir yerlerde garsonluk işi bulmalıydım.
Uyuyacak bir yer bulmalıyım.
Uyku şu anda uzak bir hayal gibi görünüyordu.
Yorgun olmam bir bakıma işe yaramıştı. Duygularımı uyuşturuyordu.
Ahırın koridorlarında yürüdüm, mülkten çıkmanın bir yolunu bulmaya çalıştım.
O anda ne kadar üşüdüğümü ve yorgun olduğumu düşünmek istemiyordum.
Havanın karardığını ve fırtına bulutlarını pencerelerden görebiliyordum.
Dosdoğru ileri bakınca bir merdiven gördüm, bir tür samanlığa çıkıyordu.
Spontane davranıp merdivenlerden çıktım ve kendimi karanlık, tozlu bir samanlığın içinde buldum.
İçim aniden gelen bir rahatlama hissiyle doldu. Burada uyuyabilir, kimse beni bulmadan gidebilirdim. Bir gece dinlenebilirsem yarın her şeyi çözebilirdim.
Samanlık oldukça karanlıktı, bir tek ışığın içeri sızmasına neden olan bir çatlak vardı.
Alan, çatının saçaklarına yığılmış saman balyalarıyla doluydu. Telefonumu şarj etmek için priz aramak boşunaydı.
Aramayı bıraktım ve yorgunluğuma teslim oldum. Hava soğuduğu için kapüşonlu üstümü giydim. Rahatlayıp köşeye kıvrıldım.
Birden aşağıdan gelen sesleri işittim.
“Çalışmayı bırak artık dostum!” diyen Jason'ı sözcükleri uzatarak konuşmasından tanıdım.
Donup kaldım, herhangi bir hareketimin eski ahşabın gıcırdamasına neden olmasından ve burada olduğumu fark etmelerinden korkuyordum.
“Ama alanı tırmıklamaya veya eyer örtülerini katlamaya zaman kalmadı,” dedi tanımadığım bir ses. “Patron memnun kalmayacak.”
“Babam hiç memnun oldu mu ki?” diye takıldı Jason.
Aşağı yukarı on dakika sonra, aşağıda bir kıpırdanma oldu. Sonunda ışıklar kapatıldı.
Tuvalete gitmek için yanıp tutuşuyordum, bu yüzden aşağıya inip karanlık ahırda tuvalet bulmaya çalıştım.
Bulamadım.
Ahırın çevrelediği kumlu alana vardığımda içeri girdim ve çömeldim.
Islak alanın üstüne kum atmadan önce, Atlar tuvaletini buraya yapıyor olmalı, diye düşündüm.
Bu azıcık da olsa, tanımadığım birinin arazisine işemek konusunda kendimi daha iyi hissetmeme neden oldu.
Samanlığa geri dönerken kapısı açık olan bir odanın önünden geçtim. İçeri süzülen ay ışığı, üst üste yığılmış eyer örtülerini gözler önüne serdi.
Uyumak için içlerinden bir tanesi çalabileceğimi düşünerek içeri girdim.
Normalde eyer örtülerinin içine konulduğunu tahmin ettiğim sandığın üzerinde bir sürü battaniye vardı.
Eğer bu gece burada kalacaksam üzerime düşeni yapmalıydım.
Yapacak daha önemli bir işim yoktu.
Eyer örtülerini renklerine göre sandığa yerleştirmeden önce güzelce katladım.
Sonra odada bir tırmık buldum ve alanı tırmıklamaya karar verdim.
Düşündüğümden çok daha uzun sürdü çünkü tırmıkladıktan sonra pürüzsüz alanın ortasında olduğumu fark ettim ve eğer buradan ayrılırsam geride ayak izlerim kalacaktı.
Alanın girişine ulaşana kadar ayak izlerimi tırmıkla düzeltmek zorunda kaldım.
İşim bitti, ayaklarımı sürüyerek samanlığa çıktım, eyer örtüsüne sarındım ve gözlerimi kapar kapamaz rüyasız bir uykuya daldım.
CASEY
O gün ağzımı kapalı tutmaya çalıştım ama Riley’i ses çıkarmadan üç yüz kere aradım.
Numaramı engellemiş olabileceğini düşünerek, onu görmüş olabilecek, tanıdığım arkadaşlarını aradım.
Son zamanlarda kimse onu görmemişti.
Bu, kız kardeşimin ne durumda olduğunu ne kadar az kontrol ettiğimi fark etmemi sağladı. Babam onu kontrolden çıkmış bir parti kızı olarak resmediyordu ama kardeşim üniversitede yalnız çekiyor olabilir miydi?
Kendimi daha da suçlu hissediyordum ama aileme söyleyemeyecek kadar korkuyordum.
Babam, Riley’i akıl hastanesine göndereceğini söylediğinde ona inandım.
Babam böyle acımasız bir adamdı. Amerika’nın en zengin adamlarından biri olmak için kendini bu şekilde yetiştirmişti.
Sanırım kardeşimle ikimizin arasındaki fark buydu.
Bu dünyadan kaçamayacağımı biliyordum, bu yüzden elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım ama kardeşim özgürlüğü, paraya ve bağlantılara yeğlemişti.
***
O gece Riley'nin başına gelmiş olabilecekleri kafamda kurdum ve neredeyse hiç uyumadım.
Ertesi sabah ondan hâlâ iz yoktu, bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Titreyen elimde Riley'nin notunu tutarak babamın çalışma odasının kapısını çaldım.
“Gel.”
Oymalı mobilyalarıyla dolu zarif ofise girdim.
Duvarlarda ödüller ve kendisine ellinci yaş günü hediyesi olarak aldığı, Picasso’nun paha biçilemez bir eseri asılıydı.
“Hissedarlar toplantısıyla mı ilgili konuşmaya geldin? Toplantının tarihi belli mi?” diye sordu.
“Hayır, üzgünüm.”
Babam sinirli görünüyordu. Maun masasına doğru yürüdüm ve ona notu verdim.
Babam notu elimden alırken gözlerini kıstı.
Gözleri kargacık burgacık yazılmış not üzerinde gezinirken yüzü gevşedi.
Omuz silkerek notu geri verdi.
“Riley bir yetişkin. Ne yapabiliriz ki?”
“Ciddi misin?” dedim, şok olmuştum. “Başı belada olabilir.”
Babam, “Eğer beladaysa bu onun suçu. Onun pisliğini temizlemeye çalışmaktan bıktım,” dedi.
Kız kardeşime karşı sert davrandığını biliyordum ama duygudan yoksun tepkisi beni şok etti.
“Ya ona bir şey olursa?”
“Üstesinden gelmesi gerekecek ve bunun haberlere çıkmamasını umacağız. Bizden kaçmaya çalışıyorsa sahte bir isim kullanıyordur muhtemelen, bu da işimize yarayacaktır.”
Nutkum tutuldu. Babam, Riley’nin gittiğine sevinmiş gibi davranıyordu.
“Bu, onun Bowry’nin kampanyasını mahvetmesi sorununu çözüyor,” diye ekledi.
Evet, kesinlikle bu konuda hiç üzgün değil.
Babamın Neil Bowry’i ve ömür boyu sürecek güce sahip olmayı önemsediğini biliyordum.
Ama kendi ailesini onun için satacağını tahmin etmemiştim.
“Biri durumu sorgulamaya başlarsa diye bir basın açıklaması hazırlayabilir misin? Riley’nin yardım projelerimizden biriyle gönüllü olarak bir yere gittiğini söyleyeceğiz. Kongo'da altı ay.”
“Ya bir daha geri gelmezse?”
"O zaman Kongo’yu çok sevdiğini ve oraya yerleştiğini söyleyeceğiz,” dedi.
Bu soğuk sözleri ettikten sonra babam dizüstü bilgisayarına geri döndü. “Bana söylemek istediğin başka bir şey var mı? Bu sabah halletmem gereken çok iş var.”
Arkama bakmadan ofisten çıkıp gittim.
Babamın yanaklarımdan akan gözyaşlarını görmesini istemiyordum.
JASON
Garip bir sabahtı. Tuhaf bir şekilde mutsuz uyandım.
Fırtına yaklaşıyordu. Böyle havalarda çalışmak zordu.
Biraz da hayal kırıklığına uğramıştım. Babam Riley'i işe almadığını söyledi.
Ayrıca onu kasabaya götürmemiş. Babam onu bırakmak istemiş ama Riley ortadan kaybolmuş.
Kendimi çok suçlu hissettim.
Hook Springs'e yürüyerek gitmek uzun zaman alıyordu – en az bir saat. Hava da kararmıştı.
Babam, Riley’nin deneyimini abarttığını düşündüğünü söyledi.
“Kadınlar alınmasın ama, yük taşıyabilecek birine ihtiyacımız var. Bilmem anlatabiliyor muyum?”
“Günümüzde böyle konuşamazsın baba.”
“Kusura bakma. Ama o kız biraz... Şüpheli görünüyordu.”
Haklıydı.
Arabasının gerçekten “patladığından” emin değildim ama rol yapma yeteneğini böylesine etkili kullanıp yalan söylediği için ona saygı duymam gerekiyordu.
Ama oraya vardığımda, Max’in uyumaya gittiğini ve işleri bitirmek için henüz kalkmadığını bilmeme rağmen ahırdaki tüm işlerin yapılmış olduğunu gördüm.
Tuhaf.
Birkaç balya saman almak için samanlığa tırmandım, hâlâ neler olduğunu merak ediyordum.
Belki Max biz “iyi geceler” dedikten sonra işleri halletmeye gelmiştir.
Yukarı çıktığımda balyaların arasında eyer örtülerine sarılmış, uyuyan birini gördüm.
Ne yapacağımı şaşırmış halde ona doğru yürüdüm.
Gür, siyah saçlarından bu kişinin Riley olduğunu anladım.
Burada olduğumu fark etmiş olmalı.
Gözleri aniden açıldı ve benimkilere kilitlendi.
Ardından tekme savurup bacağıma vurdu. Acı içinde yüzümü buruşturdum.
Dengemi kaybettiğim anda uzaklaştı, sırt çantasını kaptı ve yanımdan koşarak geçip merdivenlerden indi.
“Riley!” diye bağırdım peşinden koşarak.
Ama hızlı hareket ediyordu.
Çok hızlı.
Aşağıya indiğimde ortalıkta yoktu.
RILEY
Koştum.
Çiftliğin dışına çıkan toprak yola varana kadar niçin koştuğumu sorgulamadım.
Jason’dan korkmuyordum. Onu tekmelediğim için kendimi kötü hissediyordum.
Neil’la yaşadıklarımdan beri sinirlerim gergin sanırım.
Yine de kaçtığım için mutluydum. Bu utançla yüzleşemezdim.
Dün öyleymiş gibi davranmıştım ama artık havalı, özgür bir ruh değildim.
Zavallı bir ezik ve berbat bir yalancıydım.
Bir gün önce kafamdaki, beni destekleyen eğlenceli ses tamamen kaybolmuştu.
Geride sadece panik ve utanç kalmıştı.
Sonradan oluşan, hiçbir yerde güvende hissetmediğim anlamına gelen bu duygudan nefret ediyordum.
Her ne kadar nazik görünseler de etrafımda erkekler varken güvende değildim.
Ne de olsa Neil bana saldırmadan önce gayet çekici gelmişti.
Bu düşünce beni geriyordu. Burada yapayalnızdım. Başıma her şey gelebilirdi.
Yanımdan ne zaman bir araba geçse, beni rahat bırakmalarını ve kasabaya güvenli bir şekilde yürüyebilmeyi umarak tetikte bekliyordum.
Derken kara bulutlardan yağmur boşaldı.
Harika.
Bu, insanı anında sırılsıklam eden, çantanızın içine girip kemiklerinize işleyen türden bir yağmurdu.
Bir bu eksikti.
Hiçbir şeyim yoktu.
Yedek kıyafetim nile.
Kapüşonlumu çoktan ıslanmış olan saçımın üzerine çektim ve yürümeye devam ettim.
Artık geri dönüş yok.
Continue to the next chapter of Tehlikeli Özgürlük