
Günaha Davet
Dördüncü Bölüm
BRIGGS
Uyku mahmurluğuyla telefonuma uzanıp saati görünce homurdandım. Nasıl oldu da saat dokuza kadar uyuyabildim? Bu hiç huyum değildi. Yine de genellikle koridorun sonunda uyuyan seksi bir misafirim olmazdı.
Ayrıca, yeni doğan üçüzlerimi ilk kez kucağıma almıştım. Bu yüzden saat ikiyi geçene kadar gözüme uyku girmemiş, dün yaşananları değerlendirmek için beynim fazla mesai yapmıştı.
Hafifçe burnumu çekince kızarmış pastırmanın aromasıyla koku alma duyularımın harekete geçtiğini hissettim. Bu nasıl olabilirdi? Benim aşçım yoktu. Mutfak benim alanımdı.
Ya kendi yemeğimi yapardım ya da dışarıdan sipariş verirdim. Bana yemek yapan tek kişi hizmetçimdi ve o da sadece kendi evimde olduğum zamanlardı. Şehirde olduğumuzda ben hiç evde olmadığım için hizmetçim de işe gelmezdi.
Çişimi yapıp dişlerimi fırçaladıktan sonra üzerime bir tişört geçirip eşofman giydim. Aşağı inerken mutfak görüş açıma girdiğinde merdivenlerde duraksadım.
Layla kıçına tam oturan mor taytıyla ocağın başında duruyordu.
Zihinsel olarak kendimi tokatlayarak başımı iki yana salladım. Layla benim kızım olacak yaştaydı. Ayrıca beni uyuşturarak benden zorla hamile kalan aşağılık kadının kız kardeşiydi.
Layla’nın mutfağımda ne işi vardı? Sonuçta o misafirdi. Ve ne hazırlıyordu? Yaptığı her neyse müthiş lezzetli kokuyordu.
Merdivenlerden dikkatle inerken, “Günaydın,” diye seslendim.
Sesimi duymasıyla sıçrayıp ıspatulayı elinden düşürünce bana döndü. Benim varlığım onu neden bu kadar geriyordu? Yoksa bütün erkeklerin yanında böyle miydi?
“Ne hazırlıyorsun?” diye sordum.
Başını yere eğerek sessizce, “Kahvaltı,” diye cevap verdi. “Umarım sorun değildir. Dün akşam için sana teşekkür etmek istedim.”
“Harika kokuyor.” Yanına gidip çenesini başparmağımla yukarı kaldırdım. Hayatımda gördüğüm en büyüleyici gözlere sahipti. Harikulade kestane rengi gözbebekleri korku içinde genişleyerek bana bakıyordu. Çenesi titriyordu. “Ve elbette sorun değil.”
Öyle mi? Aslında kimsenin mutfağımda yemek yapmasına müsaade etmezdim. Mutfağım bana özel mutlu yerimdi. Tüm şatafatlı mutfak araç gereçlerim istediğim gibi düzenlenmişti.
Buzdolabımda her şey için ayarlanmış özel bölmeler vardı. Takım arkadaşlarımdan biri bende kaldığında, mutfağımın yasaklı bölge olduğunu bilirdi. Bunu eşlerine ya da kız arkadaşlarına da her zaman açık açık söylerdim.
Zaten ailem ya da çalışanlar dışında evime kadın olarak sadece takım arkadaşlarımın eşleri veya kız arkadaşları girebilirdi. Oyuncuların peşinde koşan ucuz sürtükler giremezdi. Asla.
Aramızda harlanan alevi görmezden gelmeye çalışırken boğazımı temizleyerek ondan uzaklaştım. Gitmesi gerekiyordu. Kenar mahalleden gelmiş başka bir kıza daha şu anda ihtiyacım yoktu.
“Yoksa kiş mi yaptın?” Fırından tepsiyi çıkarmasını izlerken nefesim kesildi.
Omzunun üzerinden endişeyle bakarak, “Evet,” diye cevap verdi. “Kiş sever misin?”
“Bayılırım,” diye homurdandım.
Kahvaltı barına sıralanmış tabureleri işaret ederek, “Otursana,” diye emretti.
Neredeyse hiç tanımadığım bir kadından emir aldığımın farkında bile olmadan dediğini yaptım. Hatta bir kadın bile değildi. O daha kızdı.
Kızımdan sadece iki yaş büyük olduğunu unutmamam gerekiyordu. Vlad dün gece onun geçmişini araştırmıştı. Evime aldığım insanlarla ilgili dikkatli olmalıydım. Zengin ve ünlü olduğum için bu şarttı.
Layla Lucas yirmi yaşındaydı. Winston Churchill Yüksekokulu’ndan onur derecesiyle mezun olmuştu. Kızın sicili tertemizdi, park cezası bile yoktu.
Ehliyeti ya da arabası olmadığını düşününce bu oldukça mantıklıydı. LuLu’nun Yeri adında bir lokantada çalışıyordu. Aslında düne kadar onun varlığını unutmuştum.
Özel dedektifin Shelly hakkındaki raporunda, onun kız kardeşinin yasal vasisi olduğuna dair bir şeyler yazıyordu. Ama o korkunç kadının hayatıyla ilgili hiçbir şey ilgimi çekmiyordu.
En azından şimdiye kadar.
Önüme bir tabak koyarken çekinerek gülümseyip, “Umarım beğenirsin,” dedi.
“Tadı da kokusu kadar güzelse, bayılacağıma eminim.”
“Kahve ister misin?”
“Evet, lütfen.”
“Nasıl içiyorsun?”
“Sade.”
Küçük hokka burnunu kırıştırdı. “Nasıl böyle içebiliyorsun?”
“Kahve böyle içilir.”
Önüme sıcak kahve kupasını koyarken başını iki yana salladı. Kendi kupasına şekerle kremayı boca etmesini izledim.
“Kremanın yanına biraz kahve ister misin?” diye sorarak takıldım.
Elindeki kupadan başını kaldırınca yanakları hafifçe pembeleşirken dolgun dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi. Çatalımı alıp kişe yumuldum.
İlk lokmamı yerken bana endişeyle bakarak, “Ispanak, pastırma ve pırasa var,” diye açıkladı.
Eğitimli bir şef olmasam da büyük bir restoran zincirinin sahibiydim. Westinghouse’un sahibi ve kurucusu olarak, dünyaca ünlü şeflerce hazırlanan yemekleri değerlendirebilecek kadar rafine bir damak zevkim vardı.
Ünlü konuk olarak jüri üyeliği yaptım ve hatta Beat Bobby Flay’in bir bölümünde yer aldım.
Kişinden aldığım ilk lokmayı çiğneyip yuttuktan sonra ağzımı silerek az önce tattığım en lezzetli yemeklerden birini pişirmiş kızın hevesli yüzüne baktım.
“Yemek yapmayı nereden öğrendin?” diye sordum.
Narin yüz hatlarındaki şaşkınlığı okuyabiliyordum. “Beğenmedin mi?” deyiverdi.
“Tam tersi. Bayıldım, harika olmuş.”
Kesilen nefesiyle, “Gerçekten mi?” diye sordu. “Sırf kibarlık olsun diye söylemiyorsun değil mi?”
“Hayır. Birçok şey olabilirim ama yalancı değilim. Sana her zaman doğruyu söyleyeceğime emin olabilirsin. Kimseye boşuna yağ çekmem.”
Henüz dokunmadığı tabağına bakarken, “Vay be!” diye mırıldandı.
Elimi elinin üzerine koyarak, “Hey,” dedim. “Harika bir şefsin.”
“Daha bir ısırık aldın,” dedi.
“Bazen bilmek için tek ısırık yeterlidir,” dedim. Çatalımı alıp kişimi mideye indirdim. Kesinlikle abartmıyordum. En iyi aşçıların bazılarıyla yarışabilirdi.
“Mutfakta pişirmek için bir sürü kaliteli malzeme vardı. Bu, lezzetli bir yemek yapma konusunda önemli bir etken.”
“Doğru,” diyerek ona katıldım. “Yine de nasıl yemek yapacağını bilmen gerekiyor.”
“Mutfakta çalışıyorum.”
“Nerede?”
Usulca, “Sadece bir lokanta,” dedi.
“Yani böyle yemek yapmayı bir lokantanın mutfağında mı öğrendin?”
“Hayır. En iyi arkadaşımın annesi öğretti.” Tabağındaki turtayı çatalının ucuyla dürtüyordu. “Küçükken hep orada kalırdım.”
“Çok iyi bir şef yetiştirdiğine göre arkadaşının annesi harika bir aşçı olmalı.”
Daha çok kendi kendine konuşur gibi, “Öyleydi,” diye mırıldandı.
“Ne oldu ona?”
Ayağa kalkıp taburesini geriye iterek, “Taşındılar,” dedi.
Bulaşık makinesini açtığında, “Bulaşıkları yıkamana gerek yok,” dedim. “Hizmetçimin eli kulağındadır. O geldiğinde halleder.”
Sonya yıllardır benim için çalışıyordu. Her gün gelip Vlad’le benim arkamızı temizler, çamaşırlarımızı yıkar, alışveriş yapar ve evimin düzenini sağlardı.
Muskokas’taki evime gittiğimde benimle gelir, oradaki odasında kalırdı.
Layla, “Her yeri dağıttım,” diyerek itiraz etti. “Her şeyi ona bırakmak hiç adil olmaz.”
Asansör kapılarının açıldığını duyunca Sonya’nın geldiğini anladım. “Günaydın, Briggsy!”
Layla meraklı bir sırıtışla bana baktı. Omuzlarımı silktim. Sonya benim için bir anne gibiydi. Onsuz hayatta kalamazdım, bu yüzden bana sevimli lakaplar takma hakkını kazanmıştı.
Mutfağın köşesinden dönüp Layla’yı görünce donakaldı. “Ah. Selam.”
Layla usulca, “Selam,” dedi.
Sonya kaşlarını bana doğru kaldırarak, “Misafirin olduğunu fark etmemiştim,” dedi.
“Öyle bir şey değil Sonya. Layla’nın kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Misafir odasında uyudu.”
Sonya mutfağı inceleyerek, “Tanıştığımıza memnun oldum Layla,” dedi. “Briggs yemek yapmana izin mi verdi?”
Layla, “Şey…” diye mırıldandı. “Kahvaltı için ona sürpriz yaptım.”
Sonya’nın gözleri fal taşı gibi açılırken, dudaklarında sinsi bir sırıtış belirdi. “İlginç.”
Layla’nın cebindeki telefonu titreyince garip sessizlik bölündü. “İzninizle,” diyerek teras kapısına doğru yürürken telefonunu cebinden çıkardı.
Sonya tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki onu, “Sakın,” diyerek uyardım.
“Çok tatlıymış,” dedi.
Tabureden kalkarak, “Sonya,” diye homurdandım.
Sonya mutfağı her zamanki gibi aklayıp paklamak için harekete geçerken kendi kendine kıkırdadı.
Layla’nın telefon görüşmesinin devam edip etmediğini görmek için arkamı döndüm. Çatı katımın etrafını çevreleyen geniş terasa çıkmıştı. Omuzları öne doğru çökmüş, aşağıdaki sokağa bakıyordu.
Terasa çıkarak, “Layla?” diye seslendim. “Her şey yolunda mı?”
Arkasını dönmeden, “Hemen eve gitmeliyim,” dedi.
Sesinden ağladığını anlayabiliyordum. Beynimin mantıklı kısmı onu bırakmamı, Vlad’in onu karavan parkına geri götürmesini ve onunla tüm bağlarımı koparmamı söylüyordu.
Ama bunları yapmak yerine ona arkasından yaklaşıp ellerimi omuzlarına koydum. Bir anlığına gerildikten sonra rahatladığını hissettim. Her saniye kendim için kazdığım çukuru daha da derinleştiriyordum ama geri çekilemezdim. Aslında geri çekilmek gibi bir niyetim de yoktu.
“Ne oldu?” diye sordum.
Titreyen sesiyle, “Frank dün gece evimize zorla girmiş,” diye fısıldadı.
“Tanrı’ya şükür sen orada değildin.”
“Karavana zarar vermiş. Arayan ev sahibimizdi. Ciddi hasar verdiğini söyledi. Kapıyı tekmelemiş, mobilyaları kırıp dökmüş ve duvarda delikler açmış.”
“Siktir,” diye mırıldandım.
“Aynen öyle,” dedi. “Ve daha da kötüsü var.”
O usulca ağlarken omuzlarını okşadım. “Shelly üç aydır kirayı ödememiş. Ev sahibimiz Bayan Flaherty gün sonuna kadar evi tahliye etmemizi söyledi.”
“Bunu yapamaz,” dedim. “Kiracıların tahliyesiyle ilgili kurallar var. Öncesinde size uygun bir yolla haber vermesi gerekiyor.”
“Kira kontratı ya da onun gibi bir şey yapmadık.”
“Sahiden mi?”
“Evet.”
“Burada kalabilirsin.” Bunu hiç düşünmeden teklif ediverdim.
“Hayır, kalamam.”
“Neden kalamazsın?”
“Birçok nedenden ötürü,” deyip derin bir iç çekerek şezlonga oturdu. “Öncelikle işime çok uzak.”
“Metroyla gidebilirsin.”
“İş başı sabah beşte başlıyor.”
“Vlad seni işe bırakabilir.”
“O senin koruman.”
“Kendime araba kiralarım.”
“İş yerim yarım saat uzaklıkta.”
“İşe normalde nasıl gidiyorsun?”
“Yürüyerek gidiyorum.”
“Ne?”
“Sadece iki blok uzaklıkta,” diyerek itiraz etti.
“Layla, bu hiç güvenli değil.”
“İşe iki yıldır yürüyerek gidiyorum.”
Çenemi ovuştururken aklıma uçuk bir fikir geldi. Bu kızın olayı neydi? Neden onunla bu kadar ilgileniyordum? Ve neden onu hayatımda tutmanın yollarını bulmaya çalışıyordum?
Muhtemelen en iyisi bu sorular üzerinde çok fazla kafa patlamamaktı.
“Başka bir dadıya ihtiyacım var,” dedim. “Eğer istersen iş senindir.”
Continue to the next chapter of Günaha Davet