Galatea Logo
ListelerDestek
Kurt Adamlar ve Şekil Değiştiriciler
Mafya
Milyarder Romantik
Zorba romantizmi
Yavaş gelişen romantizm
Düşmandan Sevgiliye
Paranormal Romantik
Yetişkin Eşler
Spor hikayeleri
Üniversitede Geçen Kitaplar
İkinci Sans Hikâyeleri
Tüm Kategorileri Gör
App Store'da 4,6 puanlı
Hizmet ŞartlarıGizlilikCayma hakkıYasal BilgilerAboneliği buradan iptal et
Galatea on FacebookGalatea on InstagramGalatea on TikTok
Cover image for Okyanuslar Ötesi

Okyanuslar Ötesi

Yazar
Lottie Tait
Okur
19.1K
Bölüm
49
Yazar
Lottie Tait
Okur
19.1K
Bölüm
49
🥵Erotika💍Görücü Usulü Evlilik☯️Zıt Kutuplar Birbirini Çeker💪🏻Muhafız🧙‍♂️Paranormal & Fantastik💪🏻Alfa Erkekler💪Güçlü Kadınlar⚔️Aksiyon & Macera🕵️Dedektifler ve Polisler🐉Fantastik🦜Korsanlar🔒Zorla yakınlık

Mira Jones, Korsanlığın Altın Çağı’na olan takıntısının sadece kitaplar ve kalıntılardan ibaret olduğunu sanıyordu; ta ki gizemli bir eser onu 18. yüzyıla savurana dek. Egzotik Tortuga adasında mahsur kalan Mira, her köşe başında ihanet, tehlike ve ayartmalarla dolu bir dünyada yolunu bulmaya çalışır. Kariyeri boyunca üzerinde çalıştığı korsan Lorenzo Sosa kanlı canlı karşısındadır; üstelik karşı konulamaz ve tehlikeli derecede tahmin edilemezdir.

Her adım yeni bir macera getirir, her bakış bir arzuyu ateşler ve her seçim kaderini belirleyebilir. Kılıçların kalplerle yarıştığı bu dünyada Mira, hayatta kalmayı ve karşı koyamadığı o çekime teslim olmayı başarabilecek mi?

Bölüm 1: Zamanın Dışında

MIRA

Kum.
Soğuk kum taneleri yanağıma batıyordu.
Dudaklarımdan bir inilti döküldü. Bir an için nerede olduğumu anlayamadım. Sadece ciğerlerime çektiğim havanın tadı yanlış geliyordu.
Yoğun bir tuz kokusu vardı. Nemli ve eski bir kokuydu. Parmaklarım altımdaki zemine gömüldü. Kum taneleri avucumdan kayıp gitti ve sonunda sert bir taşa tutundum. Burası ne cilalı bir müze zeminiydi ne de ofis sandalyemdi.
Başım şiddetle ağrıyordu. Her kalp atışımda gözlerimin arkasına keskin bir acı saplanıyordu. Gözlerimi yavaşça açmaya zorladım. Bir mağaranın ağzından içeri güneş ışığı süzülüyordu.
Donup kaldım.
Bu doğru değildi.
Hatırladığım son şey ofisimdi. Floresan ışıkları. Gelen kargo. Pusula—
Midem bulandı, içimi bir tiksinti kapladı. Rüya görüyor olmalıydım. Kendimi yukarı iterek doğruldum. Sanki hareket halindeyken buraya düşmüşüm gibi dünya aniden etrafımda döndü.
Mağara çok genişti. Sivri taşlar nemden parlıyordu. Tavandan düzenli bir ritimle su damlaları düşüyordu. İleride dalgalar kayalara usulca çarpıyordu, çıkardıkları ses neredeyse… huzur vericiydi.
Bunun gerçek olmadığını kendime söyleyerek gözlerimi kapattım. Deniz kokusu her yanımı sardı, nemli hava tenime yapışıyordu.
Kıyafetlerim bir tuhaf hissettiriyordu. Kırışmış ve rüzgârdan darmadağın olmuşlardı. Sanki saatler önce masamda oturmuyormuşum da zorlu hava şartlarında sürüklenmişim gibiydim.
Bekle. Sadece saatler mi geçmişti… yoksa daha mı uzun sürmüştü?
“Mağarayı arayan oldu mu?”
Nefesim kesildi.
“Hayır, Amiral.”
Ayak sesleri yankılandı. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken göğsümü büyük bir panik kapladı.
“O zaman William'ı yanına alıp etrafı aramanı öneririm. Ne aradığımızı biliyorsun.”
En yakındaki kayanın arkasına saklandığımda kalbim kaburgalarıma çarpıyordu. Kendimi soğuk taşa doğru bastırdım.
Mağaraya iki adam girdi.
Sadece adam değillerdi—onlar askerdi.
Koyu lacivert ceketli iki adam deniz mağarasının girişinden içeri yürüdü. Kayanın arkasına saklanmadan önce onlara hızlıca bir göz atıp görünüşlerini aklıma kazıdım. İkisi de diz altı pantolon giymişti. Sarı yeleklerinin altında pamuklu bir gömlek vardı. Lacivert ceketlerinin yakalarının altına düzgünce fular takmışlardı. Altın sarısı dikişli, üç köşeli bir şapka takıyorlardı.
On sekizinci yüzyıl denizcilerine yaraşır bir kıyafetti bu.
Bu düşünce yüzüme sert bir tokat gibi çarptı.
Bunların hiçbiri mantıklı değildi.
Her iki adam da etrafı düzenli bir şekilde aramaya başladı. Saklandığım yere iyice sindim. İçlerinden biri beni koruyan kayanın yanında durduğunda nefes almaya bile cesaret edemiyordum.
Biri, “Gerçekten bir şey bulmamızı mı bekliyor?” diye mırıldandı.
Diğeri ofladı. “Cevabı biliyorsun, Edward. O pusulayı bulana kadar durmayacak. Deniz cadısının masalı onu hâlâ buna inandırıyor—”
Düşüncelerim tek bir kelimeye kilitlendi: Pusula.
Damarlarımdaki kan dondu.
Siyah gövde. Altın rengi kenarlar. Parmak uçlarımın altında delice dönen bir ibre. Her şey tam da karanlığa gömülmeden önce olmuştu.
Bir ses yavaşça, “Bak sen,” dedi.
Görüş alanıma çizmeler girdi. Bakışlarımı yavaşça yukarı kaldırdım. Beni kendini beğenmiş bir gülümseme karşıladı.
“Bu harika bir sürpriz oldu. Amiral bulduğumuz bu… hazineyi… görene kadar bekle.”
Adamın bakışlarına karşılık verirken sırtımı dikleştirdim. “Ben bir ‘hazine’ değilim,” diye tersledim.
Ben denize düşmüş çaresiz bir kazazede değildim. Ben bir konservatördüm. Bir tarihçiydim. Hayatımı yüzyıllık tarihi eserlerle uğraşarak kazanıyordum. Sosa'nın gemi baskınlarına dair kayıtların arasına gömülmüş bir yıl geçirmiştim. O parşömenin ardındaki gerçeği aramama da bu sebep olmuştu.
Araştırmalarıma o kadar bağlıydım ki salı akşamları müzenin yakınındaki küçük bir tarihi eskrim kulübüne bile katılmıştım. Adamlarının kılıcı nasıl savurduğunu öğreniyordum. Johnathon'dan sonra dadandığım bıçak fırlatma alanında sessiz ve öfkeli sabahlar geçirmiştim. Ellerimin titremesi durana kadar bıçak fırlatıyordum. Bir asker kadar iyi değildim. Ama bir bıçağın hangi ucunun zarar verdiğini bilecek kadar iyiydim.
Bunlar yaşanmıyordu.
Gülümsemesi öfkeye dönüştü. Eğilip kolumu sıkıca kavradı ve beni çömeldiğim yerden yukarı kaldırdı. Beni bu kadar sert çekmesi karşısında şoke oldum. Parmakları tenime batıyordu.
Tökezledim, ayakta zor duruyordum. Bu sırada diğer adam da diğer kolumu tuttu ve beni aralarına sıkıştırdılar.
Elleriyle mücadele ederek, “Bırakın beni,” diye bağırdım. İşe yaramadı. Tutuşları demir gibi sertti.
Göğsüme soğuk ve ağır bir şey oturdu. Bu bir rüya değildi—yine araştırmalara dalıp masamda uyuyakalmamıştım.
Bu düşünce başımdan aşağı dökülen ve beni dibe çeken bir dalga gibi bana çarptı. Bunlar gerçekti.
Adamlar beni mağaradan dışarı çektiler. Sahile çıktığımızda güneş ışığı gözümü alıyordu. Işığa karşı gözlerimi kıstım. Önümdeki manzara netleşince nefesim kesildi.
Bir gemi. Devasa. Heybetli. Yelkenleri kocaman açılmıştı, deniz melteminde bir İngiliz bayrağı dalgalanıyordu.
Adamlar, benzer kıyafetler giymiş daha uzun boylu bir adamın arkasında durduklarında bacaklarımın bağı çözüldü. Ancak onun şapkası farklıydı; tepesinde altın sarısı tüyler vardı. Sarı saçları arkaya doğru taranmış ve yerinde durması için bir kurdeleyle bağlanmıştı.
Sakin bir şekilde ayakta duruyordu. Oldukça otoriterdi.
Sağdımdaki adam temkinli bir ses tonuyla, “Amiral, pusulayı bulamadık,” dedi.
Amiralin omuzları gerildi.
“Ama işe yarar bir şey bulduk.”
Döndü ve sanki her bir santimimi süzüyormuş gibi bakışlarını üzerime dikti. Gözlerinin zehirli, keskin yeşili bir yılan gibi üzerimde gezindi. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.
Pürüzsüz bir sesle, “Bu… büyüleyici yaratığı nereden buldunuz?” diye sordu.
Boğazıma kadar tırmanan korkuya rağmen çenemi kaldırarak, “Ben yaratık değilim,” diye tersledim.
Gözleri parladı. “Cesur. Bunu sevdim.”
Adamlardan biri beni havaya kaldırdı, ama tutuşu hafiflemişti. Solumdaki adam, “Onu mağarada bulduk, yaralı görünmüyor,” diye cevap verdi. “Bir gemi enkazından çıkıp kıyıya vurmuş olamayacak kadar derli toplu.”
“Teşekkürler William, bizi yalnız bırakabilirsiniz.” Adam kısa bir şekilde başını sallayıp kolumu bıraktı. “Sen de Edward.”
İkisi de kolumu anında bırakıp sert adımlarla uzaklaştılar. Kolumun altında hafif bir sızı atıyordu; morluk bıraktıklarına emindim. Küçük bir yelkenliye doğru öfkeyle ilerleyip beni amiralle yalnız bıraktılar. Ben ise etrafımdaki tuhaf ortamı inceleyerek öylece izledim.
Bir el çok hızlıca havaya kalkıp çenemi kavradı. Yüzümü adama bakmaya zorladı. Kaskatı kesildim, vücudumdaki her bir sinir bu temasa isyan ediyordu.
İstemesem de onu inceledim. Güneşte yanmış bir ten. Keskin elmacık kemikleri. Gözlerindeki o soğukluk olmasaydı yakışıklı sayılabilecek bir yüzü vardı.
Yanıltıcı bir şekilde yumuşak çıkan bir sesle, “Söyle bana,” diye mırıldandı, “o mağaraya nasıl düştün?”
Eli yavaşça boynumdan aşağı kayarken nefesim kesildi. Parmakları geçtiği yerlerde yanan, iğrenç bir his bırakıyordu. Omzumda durdu ve bir tutam saçımı kenara itti.
“Bana güvenebilirsin.” Sesi ölümcül derecede sessizdi. Koyun gelgitlerine çarpan yumuşak dalgalar arasında süzülen gizli bir tehdit gibiydi.
“Ben… sanırım…”
İçime işleyen panikle sesim titredi.
Ben konuşurken kaşları hafifçe kalktı. “Bir İngiliz hanımefendi.” Elini indirip başıyla hafifçe selam verdi. “Ben Amiral Thomas Helston. Hizmetinizdeyim, leydim.”
Hayır… bu olamazdı—
İsmi göğsüme yediğim bir darbe gibiydi.
Onu araştırmak için bir yılımı harcamıştım; seferlerini, acımasızlığını ve en önemlisi de Kaptan Lorenzo Sosa ile olan rekabetini.
Bunlar yaşanıyor olamazdı.
Tepkimi ölçerek bana doğru bir adım attı. “Adın ne?”
Yalan söylemeyi düşündüm ama anında bundan vazgeçtim. Karşımdaki gerçekten o Thomas Helston ise yalan söylediğimi anlardı. “Mira Jones.”
Bilgiyi sindirerek başını salladı. Yanıma gelip kolunu uzattı. Koluna girmeden önce kısa bir süre tereddüt ettim ve bana koy boyunca rehberlik etmesine izin verdim.
“İtiraf etmeliyim ki Bayan Jones… Bir İngiliz hanımefendinin bir İspanyol adasında karaya vurmasını oldukça tuhaf buluyorum.”
İçimi bir huzursuzluk kapladı. İspanyol adası mı? En son bildiğim kadarıyla İngiltere'deydim. Ofisimdeydim.
“Deniz kızı değilsiniz, değil mi Bayan Jones?” Ses tonu için aynı şey söylenemese de gözlerinde alaycı bir pırıltı vardı.
Seçeneklerimi gözden geçirdim ama elimde hiçbir şey yoktu. Allah aşkına ne demem gerekiyordu ki?
Temkinli davranarak ona utangaç bir şekilde gülümsedim. “Hayır, kesinlikle öyle değilim.” Zihnimde bir fikir canlanırken önümüzdeki ufuk çizgisini taradım. “Teknem alabora oldu… Kıyıya ulaşmayı başardım, ama…”
“Birisiyle birlikteydiniz, değil mi?”
Bakışlarım ona çevrildi. Gözleri keskinleşti, ben de ciddiyetle başımı salladım. Eğer yalanıma inanırsa güvende olacaktım. Şimdilik.
“Bu durumda, kaybınız için üzgünüm.”
Yakalanmadan önce bakışlarımı hızla kuma indirdim. “Beni şimdi nereye götürüyorsunuz?” diye sordum usulca.
William ve Edward'ın beklediği yelkenlinin yanında durduk. Helston, kusursuz bir centilmen tablosu çizerek ahşap tekneye binmeme yardım etti. Oysa ben gerçeği çok iyi biliyordum.
“Gemime dönüyoruz.” Gülümsemesi sinsi bir hal aldı. “Böylece sohbetimize devam edebiliriz.”
***
“Endeavor'a hoş geldiniz, Bayan Jones.”
Gemi büyük ve gösterişliydi. Havayı mide bulandırıcı bir ter ve barut kokusu kaplamıştı. Amiralin yanında yürüdüğümü gören adamların her biri işine ara verdi. Bakışlarında şaşkınlık ve dikkatli bir inceleme vardı.
Helston kararlı adımlarla her bir çalışanın yanından geçti, mürettebatın en genç üyelerine parmaklarını şıklattı. Havada bir kırbaç sesi şakladı. İçimi kemiren korkuyu belli etmemeye çalışarak dişlerimi sıktım.
“Mürettebatı görmezden gelin; daha önce bir gemide nadiren kadın görmüşlerdir. Tahmin edersiniz ki bu onlar için muhteşem bir manzara.” Amiralin bakışları bana döndü, gözleriyle hızla vücudumu süzdü.
Derin ve güç verici bir nefes aldım. “Eminim öyledir.”
“Kimileri gemide kadının uğursuzluk getirdiğini söyler. Kadının bindiği geminin birkaç dakika içinde batacağını düşünürler.” Yüzünde aldatıcı, çekici bir gülümseme belirdi. “Fakat bu, sadece korsanların tayfalarının yüreğine korku salmak için anlattığı bir deniz efsanesidir.”
Benzer bir yazının bulunduğu bir parşömen parçasına dair zayıf bir hatıra zihnimde canlandı.
Uçup giden hafızamı toparlamaya çalışarak, “Bir deniz efsanesi,” diye mırıldandım.
Amiral kapıdaki demir mandalı açtı ve geri çekildi. Zarif bir kol hareketiyle beni içeri davet etti. Sadece ona ait olabilecek bir odaya doğru ilerledim.
Oda cam vitrinlerle süslenmişti. Dalgaların her çarpışında dalgalanan mum ışıkları odayı aydınlatıyordu.
Adımlarım odanın içinde ilerledi ve Amiralin karşısındaki sandalyenin yanında durdum.
“Lütfen, oturun. Konuşacak çok şeyimiz var.” Helston'ın sesi sakindi.
Ahşap bir sandalyeyi işaret etti, karşılık olarak hafifçe gülümsedim. Oturduğumda kapanan kapının çıkardığı ses içimde yankılanırken omzumun üzerinden arkama baktım. Mürettebattan biri hazır olda bekliyordu ve yüzünde tamamen ifadesiz bir bakış vardı.
Sakin ve düzenli bir nefes vererek konuşurken ses tonumun tarafsız kalması için kendimi zorladım. “Ne hakkında konuşmak istiyorsunuz, Amiral?”
Yavaşça gülümsedi. “Öncelikle bana Thomas de. Unvanımdan çok daha kolaydır.”
Masanın altında, kucağımda ellerimi endişeyle ovuşturdum. “Emin misiniz?” Mürettebatının en yakın üyelerinin bile ona ismiyle hitap etmeye cesaret edemeyeceğini biliyordum… Oynadığı oyun her neyse, dikkatli olmalıydım.
“Kesinlikle.” Sandalyesine yaslanıp beni süzerken, “İkinci olarak Bayan Jones, gemimde olduğunuz sürece bir esir olduğunuzu size bildirmek zorundayım,” dedi.
Bedenimi bir şok dalgası sardı.
“Anladınız mı?”
Bakışlarındaki acımasız parıltı loş mum ışığında iyice belirginleşti.
“Anladım.” Duraksadım, hızlıca düşünüyordum. İtaat ediyormuş gibi başımı öne eğdim ve kirpiklerimin arasından ona baktım. “Thomas.”
Etkilenmiş bir şekilde kaşlarından birini kaldırdı. “Ah, çabuk öğreniyorsun bakıyorum. Beni etkiliyorsunuz, leydim.”
Ona hafifçe gülümsedim. “Böyle düşünmenize sevindim.”
“Bayan Jones, açık konuşacağım…” Başını yana eğdi, beni duvarındaki bir tabloymuşum gibi süzdü. “Tortuga kıyısındaki bir mağaraya tek başınıza nasıl düştüğünüzü aklım almıyor. Oraya nasıl geldiğiniz konusunda beni aydınlatmak ister misiniz?”
Tortuga mı?
Ciddi olamazdı.
“Ben…”
Thomas sandalyesinden doğrulup masanın etrafında dolanmaya başladı. Parmak uçları masanın kenarında dans ediyordu.
“Adamlarınız beni yakaladığında açıklamıştım. Teknem alabora oldu. Kıyıya ulaşmayı başardım ve toparlanmak için mağaranın kuytuluğunda kaldım.”
Şu an kalbimin nasıl delicesine attığını duyabiliyor muydu acaba?
Thomas'ın eli, oturduğum sandalyenin kenarından yukarı doğru kaydı ve omzuma birkaç santim kala durdu.
Bu dönemde bir kadına rızası olmadan dokunmak akıl almaz bir şeydi. Eğer iddia ettiği gibi bir centilmense buna cüret edemezdi.
Ne yazık ki bu maskeyi çok iyi taktığından korkuyordum.
Eli hafifçe omzumun üzerine konduğunda şaşkınlıkla nefesimi çektim. “Lütfen özrümü kabul edin, çünkü o güzelce uydurduğunuz masala bir saniye bile inanmıyorum.”
Ellerimi yumruk yaptım, tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. “Anlattıklarım doğru.”
Tutuşu sıkılaştı, güçlü parmakları boynumdaki nabız noktasına baskı yapıyordu. Bir anda elini cırmalayarak ve çığlık atarak beni bırakması için çabaladım.
Amiral eğilip daha da sertçe bastırdı. Hırlayarak, “Eğer şimdi anlatmazsan, hücrede geçireceğin biraz zaman dilini çözebilir,” dedi.
Gözlerimin önüne siyah bir perde inerken, bir zamanlar düzenli atan nabzım ritmini kaybederek tekledi.
“Sizi konuşturacağım, Bayan Jones. Hep öyle yaparım.”

Galatea’yı Keşfet

Wild Hearts 1. Kitap: AlevSahne Işıklarının Altında Kitap 6Kurdun Keşfedilmemiş GücüAlfa'nın Isırığı Kitap 3Denek 2. Kitap

En Yeni Yayınlar

Mafya ve Aşk Kitap 3Mafya ve Aşk Kitap 2Pierce Charming Akademisi 2: Yarı Tanrı Kralı Öpmek ve Diğer Kötü KararlarSorgulanmışMavi Buz Serisi 2: Mavi Buz'a Aşık Olmak

Okuma listeleri

Hepsini gör

Okuyucu topluluğumuzun derlediğ kitap koleksiyonları ile romantizmin dünyasına dalın.

Zıt kutuplar 3

Yazar: sunny_dragonfruit_023

19 kitap

Türkçe

Yazar: Asliiturkiye

364 kitap

Alfa serisi

Yazar: yasemin175

21 kitap

Iyilik A.Ş

Yazar: Kynta

10 kitap

2. Kitap Bekleniyor

Yazar: Elf

14 kitap

🌕Moon Goddess🌙

Yazar: Moon Goddess

67 kitap

Okudum

Yazar: urbeknt

287 kitap

OKUDUKLARIM

Yazar: Pharma

304 kitap

Ceo

Yazar: Anamenya

48 kitap

En güzel kitaplar

Yazar: Nermin

210 kitap

D.- Devam ettiklerim

Yazar: Hygge

21 kitap

En çok sevdiğim kitaplar

Yazar: tyrion

46 kitap

Beğendiklerimden

Yazar: Hygge

28 kitap

Severek okuduklarım

Yazar: Hygge

17 kitap

Tekrar Okunmaya Değer Kitaplarım

Yazar: miss_kertenkele

30 kitap