Galatea Logo
ListelerDestek
Kurt Adamlar ve Şekil Değiştiriciler
Mafya
Milyarder Romantik
Zorba romantizmi
Yavaş gelişen romantizm
Düşmandan Sevgiliye
Paranormal Romantik
Yetişkin Eşler
Spor hikayeleri
Üniversitede Geçen Kitaplar
İkinci Sans Hikâyeleri
Tüm Kategorileri Gör
App Store'da 4,6 puanlı
Kullanım KoşullarıGizlilikCayma hakkıYasal BilgilerAboneliği buradan iptal et
Galatea on FacebookGalatea on InstagramGalatea on TikTok
Cover image for Saklanma Yerleri

Saklanma Yerleri

Yazar
Jessica Morel
Okur
16.3K
Bölüm
41
Yazar
Jessica Morel
Okur
16.3K
Bölüm
41
😱Gerilim💰Milyarder💪🏻Muhafız🏙️Çağdaş💪🏻Alfa Erkekler⚔️Aksiyon & Macera🤑Milyarder

Honey Reynolds, hayatının büyük bir kısmını ailenin kaybedilen bir şey olduğuna inanarak geçirdi. Yanında sadece ikiz kardeşi Bas ile yeni bir başlangıç yapmak için Boston'a taşınır ve şehrin en prestijli mimarlık firmalarından birinde hayalindeki işe girer. Beklediği son şey ise Cameron Cunningham’dır; kontrol tutkusu Honey’nin son derece bağımsız ruhuyla çatışan, zeki ama sinir bozucu CEO. Ancak uzun süredir gömülü kalan sırlar gün yüzüne çıktığında, Honey geçmişinin sandığı gibi olmadığını anlar. Tehlike çemberi daralıp ailesi hakkındaki gerçekler ortaya çıkarken, Honey bir karar vermek zorundadır: Kaçmaya devam mı edecek, yoksa onu aramaktan asla vazgeçmeyen insanlara mı güvenecek?

Bölüm 1: Otuz İkinci Kat

HONEY

“Genevieve Reynolds?” diye seslendi resepsiyonist.
Resepsiyon masasına doğru yürüdüm. Çantamı gerektiğinden çok daha sıkı tutuyordum. Deri, parmaklarımın altında hafifçe gıcırdarken beni gerçekliğe bağlıyordu; çünkü bu ana dair diğer her şeyin her an altımdan kayıp gidebileceğini hissediyordum.
“Evet, benim.” Zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. Aynaların karşısında ve iş görüşmelerinde pratik yaptığım türden bir gülümsemeydi. Kusursuz. Hoş. Güvenli. “Yine de çoğu insan bana Honey der.”
Sarışın resepsiyonist gözlerini kırparak bu lakabı açıkça zihninde tarttı, ardından gülümsememe karşılık verdi. Yüz ifadesi pek değişmedi ama gözlerinde beliren o merakı yakalamıştım. Buna alışıktım. İnsanlar her zaman böyle tepki verirdi. Honey. Fazla yumuşak. Fazla tatlı. Fazla abartılı.
“Tanıştığımıza memnun oldum Honey. Ben Brooke.” Klavyesinde bir şeyler yazdı. Uzun, akrilik tırnakları tuşlarda keskin sesler çıkarıyordu. Bu ses, sessiz lobide yankılanıyor, her vuruş bir geri sayım gibi hissettiriyordu. “Doğrudan otuz ikinci kata çıkacaksın.”
Otuz ikinci kat. Kulağa önemli geliyordu. Fazla önemli.
Sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak, “Bay Matthews beni mi bekliyor?” diye sordum.
Bruce Matthews ile yaptığım o görüşme, dün gece biraz olsun uyuyabilmemin tek sebebiydi. Sakin ve güvenilir biri gibi görünmüştü. Yeni çalışanları derin sulara atıp boğulmalarını izleyen türden bir patron değildi. Bir şeyleri açıklayan o insanlardandı. Size zaman tanıyan. Daha ilk günden kusursuzluk beklemeyen biriydi.
Brooke’un yüz ifadesi hafifçe değişti. “Bruce Matthews artık burada çalışmıyor.”
Midem o kadar hızlı kasıldı ki, merdivenlerden inerken bir basamağı kaçırmışım gibi fiziksel bir etki yarattı. “Bir saniye, ne?”
Az önce dünyamı başıma yıkmamış gibi son derece sakin bir sesle, “Acele etmenizi öneririm,” dedi. “Onu bekletmemelisiniz.”
Onu mu? Yutkundum; boğazım aniden kurumuştu. Harika. Daha ilk günden kafam karıştı. Muazzam bir başlangıç, Honey.
Yüzüme yayılan paniği görmesine fırsat vermeden asansörlere doğru döndüm. Topuklu ayakkabılarım cilalı zeminde çok fazla ses çıkarıyor, dışarıya yansıtmaya çalıştığım o özgüvenin yalan olduğunu ele veriyordu.
Her şey yolundaydı. Tamamen yolundaydı. Yeni şehir. Yeni iş. Yeni hayat. Beni aldatan eski sevgili yok. Hastane odalarının ve cenazelerin anıları yok. Sessizlikle biten gece yarısı aramaları yok. Sadece Boston. Sadece iş. Sadece ileriye bakmak var.
Asansörün kapıları hafif bir çın sesiyle açıldı ve içeri tek başıma girdim. Aynalı duvarlar, bana içimde hissettiğimden çok daha derli toplu görünen bir yansımamı sunuyordu. Siyah kalem etek. Beyaz bluz. Fazla abartılı durmayan, özenle yapılmış hafif dalgalı saçlar. Profesyonel. Yetkin. Sanki burada olmayı hak eden biri gibi.
Otuz ikinci kat. Rakamlar nabzımdan bile hızlı artıyordu. On... on altı... yirmi dört... Bunu başarırsın. Mezun oldun. İşi aldın. Ülkenin bir ucundan diğerine taşındın. Garip geçecek bir ilk günü atlatabilirsin. Her şeyi atlatabilirsin.
Asansör tekrar çaldı. Otuz iki. Kapılar açıldı. Ve bir anda kendimi bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi hissettim.
Koridor geniş ve parlaktı. İki tarafı da cam duvarlarla kaplıydı. Kapalı kapıların ardından alçak sesli ve kontrollü konuşma mırıltıları geliyordu. Telefonlar keskin ve tempolu bir şekilde çalıyordu. Ayakkabılar mermer zeminde ritmik sesler çıkarıyor, her adım kesin ve kararlı duyuluyordu. Profesyonel. Ciddi. Göz korkutucu. Ama bir o kadar da tanıdık.
Yıllarımı bu tür mekanları, düzenlerini, akışlarını ve görünürlüklerini inceleyerek geçirmiştim. Mimarinin insan davranışlarını nasıl şekillendirdiğini öğrenmiştim. Şimdi bile zihnim koridorun haritasını otomatik ve içgüdüsel olarak çıkarıyordu. Şeffaflık için cam bölmeler. Verimlilik için minimal dekorasyon. Odağı ileriye çekmek üzere tasarlanmış, bilinçli doğal ışık yerleşimi. Zekice bir tasarım. Çok zekice bir tasarım.
Bu da burayı yöneten kişinin zeki olduğu anlamına geliyordu. Ve aniden bu, her şeyden daha önemli bir hale geldi. Siyah kalem eteğimin ucunu düzelttim ve omuzlarımı dikleştirdim. Buraya aitsin. Bunu hissettiren şey daha çok on beş santimlik topuklu ayakkabıların olsa bile.
Koridorun sonunda camdan bir toplantı odası gördüm. İçeride, uzun bir masanın etrafında oturan yaklaşık yirmi kişi vardı. Bekliyorlardı. Nabzım daha da hızlandı. Acaba... beni mi bekliyorlar? Hayır. Bu hiç mantıklı değildi.
Kendi kendimi yiyip bitirmeye fırsat bulamadan kapı açıldı. İçeriden bir adam çıktı. Uzun boylu. Geniş omuzlu. Dağınık görünümlü koyu renk saçları vardı ama bu dağınıklık bile kasıtlı gibiydi. Zahmetsiz görünmesi için sanki özel bir çaba harcanmış gibi. Ve gözleri... yeşildi. Keskin. Doğrudan bana odaklanmıştı.
Nefesim kesildi. Korkudan değildi. Tam olarak öyle değildi. Daha keskin bir şeydi. Beklenmedik. Bir tür farkındalık gibi. Sanki beynim olan biteni kavramadan önce bedenim bir şeyi tanımış gibiydi. Gülümsemedi. İfadesi yumuşamadı. Sadece, değerli veya tehlikeli bir şeyi değerlendiriyormuş gibi beni inceledi. Kalbim tekledi. Oh. Bu yeni bir histi.
“Bayan Reynolds?” diye sordu. Sesi derindi. Kontrollü. Kendinden emin. Fazla kendinden emin.
“Evet,” diyebildim, sesim planladığımdan çok daha kısık çıkmıştı.
Yakından çok daha göz korkutucuydu. Sadece boyundan dolayı değil, duruşundan dolayıydı. Hareketsiz. Kusursuz. Sanki yapacağı her hareket gerçekleşmeden önce hesaplanmış gibiydi. Ben daha tek kelime edemeden eli bileğimi kavradı. Sıkı. Sıcak. Şaşırtıcı. Parmaklarının tenime değdiği yerde, kolumda keskin ve ani bir sıcaklık dalgası yayıldı. Vay canına.
“Hey, bir saniye,” diye döküldü dudaklarımdan.
Ama o beni çoktan ileriye doğru çekiyordu. Doğrudan o cam toplantı odasına. Yirmi baş aynı anda bize döndü. Yirmi yabancı. Hepsi dik dik bana bakıyordu. Nabzımın sesi kulaklarımda uğulduyordu.
Kolumu kurtarmaya çalışarak fısıldadım, “Özür dilerim. Sanırım bir yanlışlık oldu.”
Tutuşu hafifçe gevşedi; bırakmadı ama sadece kendini ayarladı. Zorlamıyordu. Yönlendiriyordu. Bu küçük değişiklik nefes almamı biraz olsun kolaylaştırmıştı. Sadece birazcık.
“Arkadaşlar,” dedi adam, sesi odanın içini bıçak gibi kesiyordu. Sessizlik anında çöktü. Sesindeki otorite yüksek çıkmasından kaynaklanmıyordu. Buna ihtiyacı da yoktu. İnsanlar onu dinliyordu. Midem kasıldı. Neler oluyor? Beni masanın başına geçirdi. Sanki oraya aitmişim gibi. Sanki bu kasıtlı bir şeymiş gibi.
Sakin bir sesle tekrarladı, “Arkadaşlar. Karşınızda Genevieve Reynolds.” Bir an durakladı. Herkesin gözü bendeydi. “Yeni patronunuz,” diye tamamladı sözünü.
Oda etrafımda dönmeye başladı. Patron mu? Hayır. Hayır, bu imkânsızdı. Hazır değildim. Yeterince tecrübem yoktu. Ben...
Gözlerim hızla ona döndü. Yeşil gözleri bana bakıyordu. Eğlenmiyordu. Küçümsemiyordu. Odaklanmıştı. Sanki benden bir şey bekliyor gibiydi. Sanki bunun altından kalkabileceğime inanıyor gibiydi. Bu, durumu daha da kötüleştiriyordu. Yirmi çift göz bana bakıyordu. Yargılayarak. Bekleyerek. Umarak. Kalbim göğüs kafesimi kırarcasına çarpıyordu. Bir şey söyle. Herhangi bir şey.
Ağzımı açtım ama tek kelime edemedim. Havasız kalmıştım. Her şey fazla boğucu, fazla ağır geliyordu. Görüşüm bulanıklaştı. Gördüğüm son şey, adamın bana doğru bir adım atmasıydı. Bana doğru uzandı. Ve sonra dünyam karardı.

Galatea’yı Keşfet

İyilik Meleği A.Ş.:Derinler PrensiSahiplenici MuhafızGizli Kurt Kitap 2Kenzo Kitap 4Kazara Gelinler 1: Draco'nun Gelini

En Yeni Yayınlar

Mafya ve Aşk Kitap 3Mafya ve Aşk Kitap 2Dağyarı Sürüsü Serisi 5. Kitap: KehanetPierce Charming Akademisi 2: Yarı Tanrı Kralı Öpmek ve Diğer Kötü KararlarFantastik - Seçki 2

Okuma listeleri

Hepsini gör

Okuyucu topluluğumuzun derlediğ kitap koleksiyonları ile romantizmin dünyasına dalın.

Zıt kutuplar 3

Yazar: sunny_dragonfruit_023

19 kitap

Türkçe

Yazar: Asliiturkiye

366 kitap

Alfa serisi

Yazar: yasemin175

21 kitap

Iyilik A.Ş

Yazar: Kynta

10 kitap

2. Kitap Bekleniyor

Yazar: Elf

14 kitap

🌕Moon Goddess🌙

Yazar: Moon Goddess

67 kitap

Okudum

Yazar: urbeknt

287 kitap

OKUDUKLARIM

Yazar: Pharma

307 kitap

D.- Devam ettiklerim

Yazar: Hygge

21 kitap

Ceo

Yazar: Anamenya

48 kitap

En güzel kitaplar

Yazar: Nermin

210 kitap

Beğendiklerimden

Yazar: Hygge

28 kitap

En çok sevdiğim kitaplar

Yazar: tyrion

46 kitap

Severek okuduklarım

Yazar: Hygge

17 kitap

Yeni okuma önerileri

Yazar: Hygge

8 kitap