
Kanadı Kırık Kuşlar Spin-Off: Yaraların Üzerinde
Yazar
Evelyn Miller
Okur
36,2K
Bölüm
48
Bölüm 1
TAYLA
Alt tarafı yirmi dakika oldu. Geç kalmış olabilir. Belki trafikte takılmıştır ya da park yeri bulamamıştır.
Zachary’nin geç kalmasına takılıp kalmak yerine, kendimi bu güzel restoranın büyüsüne bırakmıştım.
Liberty Grill başlı başına bir sahne gibi duruyordu. Işıklar loş yanıyordu, her köşe koyu ahşabın sıcak tonlarıyla sarılıyordu. Nereden geldiğini seçemediğim hoparlörlerden yumuşak caz ezgileri süzülüyordu. Kristal bardaklar ince ince çınlıyordu, garsonlar yürümekten çok kayarcasına ilerliyordu. Buraya gelmeyi hep istemiştim. Zachary’nin bizim için masa ayırttığını söylediği an içime dolan heyecan hâlâ tazeydi.
Sırf orada oturuyor olmak bile kendimi daha yetişkin hissetmeme yetiyordu. Sanki Zachary’yle üniversiteden sonra kuracağımız hayata açılan küçük bir pencereydi.
Bu gece için gerçekten kendime özen göstermiştim. Hazırlanmak saatlerimi almıştı. Saçımı özenle kıvırmış, makyajımı iki kez baştan yapmış, on yedi farklı elbise denemiştim.
Hazırlanmayı seviyordum. Bana kontrolün hâlâ bende olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü büyürken kontrol dediğin şey hayatımda neredeyse hiç var olmamıştı. Başımıza gelenlere sadece boyun eğerdik. Böyle geceler, o hayattan sıyrılıp çıktığımın sessiz bir kanıtı gibi geliyordu.
Küçük kız kardeşim Gemma hazırlanırken bana yardım etmiş ama her fırsatta gözlerini devirmeyi de ihmal etmemişti.
Zachary’den pek hoşlanmıyordu.
Aslında ondan nefret ediyordu. Onu sıkıcı bulduğunu açıkça söylüyordu.
Ki… Tamam, belki de öyleydi.
Ve evet, biraz da pisliğin tekiydi.
Yani, olabilir...
Ama Zachary, benim istediğim şeyleri istiyordu. Mezun olmak, istikrarlı bir iş bulmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak.
Liseden mezun olur olmaz bütün hayatımı planlamıştım. Üniversite. Hukuk fakültesi. Evlilik. İki çocuk. Ve onları, annemin bizi büyüttüğü gibi yetiştirmeyecektim. Aksine onları şefkatle, istikrarla büyütecektim. Yanlarında olan bir babayla. Benim babam gibi değil. O, ben daha üç yaşındayken çekip gitmişti.
Zachary’nin o kişi olduğunu sanmıştım ama Bay Güvenilir geç kalmıştı.
Telefonumu tekrar kontrol ettim.
Otuz dakika.
Garson yanıma geldi, kibarca yakınımda durdu. “Bir kadeh daha ister misiniz?”
Başımı iki yana salladım. İlk iki kadehten sonra zaten başım dönüyordu. Ne kadar tuttuklarını bile bilmiyordum.
Keşke Zachary randevumuzu ilk kez son anda iptal ediyor diyebilseydim ama değildi. Çıkmaya başladığımız dört ay boyunca en az altı kez iptal etmişti. Her seferinde de ucu açık, belirsiz bir bahaneyle.
Bazen hayatında başka kadınlar olup olmadığını merak ediyordum. Ama asla sormuyordum. Çünkü ortada resmi bir ilişki yoktu ve bu, başka biri olsa bile şikâyet etmeye hakkım olmadığı anlamına geliyordu.
Telefonum titredi.
Kalbim yerinden sıçradı, hemen ekrana baktım. Yarım saniyeliğine bir araba kazası geçirmiş olmasını umdum. Ciddi şekilde yaralanmamış… Tanrım, canavar değildim ama en azından bu gecenin bahanesini açıklayacak kadar ciddi bir şey…
Kes şunu.
Zachary
Bu geceyi iptal etmem gerek. Bir şey çıktı. Başka sefere.
Ekrana baktım.
Resmi bir ilişkinin bile olmadığı biriyle ayrılmak mümkün müydü?
Bilmiyordum. Açıkçası umurumda da değildi. Bunu yapacaktım.
Tayla
BAŞKA SEFERE YOK. BİTTİ..
Şarabımın kalanını bir dikişte bitirdim, hesabı istedim. Toplamı görünce neredeyse boğuluyordum.
Kırk dolar.
İki kadeh şarap için.
Ödedikten sonra çantamı kaptığım gibi Liberty Grill’den çıktım. Topuklarım kaldırıma sertçe vuruyordu.
Eve vardığımda ayakkabılarımı çıkardım ve Gemma duymasın diye sessizce içeri süzüldüm.
“Erken geldin,” diye seslendi.
Boşuna umut etmiştim.
Cevabımı beklemeden devam etti. “Ekildin mi?”
“Bunun hakkında konuşmak istemiyorum,” diye mırıldandım.
“Harika,” dedi anında. “Benimle dışarı çıkıyorsun.”
“Dışarı çıkmak istemiyorum.”
“İstiyor musun diye sormadım.”
Beni baştan aşağı süzdü. “Ayrıca üstünü değiştirmen gerek. Bu elbise sıkıcı.”
“Bunu Zachary için giymiştim,” diye karşılık verdim. “Kapalı giyinmemi seviyor.”
Burnundan soluyarak odama daldı. Çok geçmeden o elbiseyle geri döndü. Fazla açık olduğu için giymeye hiç cesaret edemediğim elbise. Neden aldığımı ben de tam bilmiyordum. Sanırım ikinci el alışverişte karşıma çıkan iyi bir fırsata hayır diyemiyordum.
“Bunu giyeceksin.”
“Dedim ya, dışarı çıkmıyorum.”
“Benimle partiye geliyorsun. Makyajını zaten yapmışsın. Şimdi bunu giy,” diye emretti ve üzerimdeki elbiseyi çekiştirmeye başladı.
“Kendim giyinebilirim,” diye çıkıştım, ellerini iterek.
Yeni elbiseyi üzerime geçirdim, aynanın karşısında durup üzerimde düzelttim.
Kendimi gerçekten iyi hissediyordum. Seksi görünüyordum. Elbise kıvrımlarımı tam yerlerinden sarıyor, dekoltesiyle fazlasını gösteriyordu.
“Mükemmel. Hadi şimdi gidip kafayı bulalım!” Gemma sırıttı ve beni kapıdan dışarı sürükledi.
Kampüsün kenarındaki kalabalık bir ev partisine gittik. Müzik duvarları titretiyor, insanlar birbirine yapışmış halde dans ediyordu. İçerisi sıcak ve havasızdı. Alkol ve ter kokusu birbirine karışıyordu.
“Bunsuz olmaz,” diye bağırdı Gemma müziğin arasından, elime kırmızı plastik bir bardak tutuşturarak.
“Bu ne?” diye bağırdım, içindeki bulanık kırmızı sıvıya bakarak.
“Bilmiyorum,” diye sırıttı. “Ama işini görür.”
Haklıydı. Bira, votka shot’ları ve birinin “kesin punch” diye yemin ettiği garip karışım arasında kendimizi kaybettik.
Hem de fazlasıyla kaybettik.
Lise son sınıftan beri bu kadar sarhoş olduğumu hatırlamıyordum. Ağabeyim Mason’ın, Marley Rodgers’ın annesinin gül bahçesine yüzüstü kapaklandıktan sonra beni almaya gelmek zorunda kaldığı geceden beri. Bu gece dikenli bir şeye düşmeye hiç niyetim yoktu.
Birkaç erkek dikkatimi çekmeye çalışıyordu. Biri fazla yaklaşıp adımı sormuş, bir diğeri hiç ihtiyacım olmayan bir içki uzatmıştı.
Şu anda erkeklerden nefret ediyordum. Bu yüzden hepsini görmezden geliyordum.
Gemma başta yanımdan ayrılmamıştı. Kolu benimkine dolanmış, kız kardeşlik, kadın gücü ve erkeklerin ne kadar berbat olduğu üzerine hararetle konuşuyordu.
“Yemin ederim,” demişti dramatik bir tonla. “Bu gece seni yalnız bırakmayacağım.”
Beş dakika sonra doğru erkek ona doğru o bakışı attı.
“Hemen geliyorum,” dedi.
Ama gelmedi.
Onu merdivenlerin yakınlarında bir yerde gözden kaybettim. Tipik Gemma. Birlikte kaybolduğu adamı tanımıyordum ama peşine düşmek de imkânsızdı.
Kendimi dans pistine attım. Kalabalık, ucuz yanıp sönen ışıkların altında birbirine karışmış bedenlerle doluydu. Müzik yüksekti, iyi anlamda. Kendimi ritme bırakmıştım.
Zachary’ye duyduğum bütün öfkeyi dans ederek dışarı attım. Kaçırdığı her arama, iptal ettiği her plan, ayaklarımın altında ezilip gidiyordu.
İşte o an onu fark etmiştim.
Dans pistinde, benden birkaç adım ötede duruyordu.
Kalabalığın içindeydi ama dans etmiyordu.
Garipti.
Ama çok yakışıklıydı.
Gerçekten çok yakışıklıydı.
Hokey takımından olmalıydı. Uzun boylu, geniş omuzluydu. Hiç çaba harcamadan bile öne çıkmasını sağlayan o kendine has sağlamlığı vardı. Kasları tişörtünün altında geriliyor, dudaklarının kenarında sanki benim bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi bir gülümseme dolaşıyordu.
“Neden dans etmiyorsun?” diye bağırdım.
“Dans etmem,” dedi.
“O zaman neden dans pistindesin?”
“Çünkü seni gördüm.”
Bana, dünyada bakmaya değer başka hiçbir şey yokmuş gibi bakıyordu ve bu, midemde tuhaf bir düğüm oluşturuyordu.
Dans etmeyi bırakmıştım.
Müzik etrafımızda akmaya devam ediyor, insanlar omuzlarıma çarpıp geçiyordu ama aramızdaki alan sanki sessizleşmişti.
İkimiz de konuşmuyorduk.
Sadece birbirimize bakıyorduk.










































