Issız Cennet - Kitap kapağı

Issız Cennet

S. Glasssvial

0
Views
2.3k
Chapter
15
Age Rating
18+

Özet

Lüks bir yolcu gemisi kazasının ardından, Cassie ve genç Max kendilerini ıssız bir adada mahsur kalmış halde bulur. Yemek ve barınak bulmak en büyük öncelikleri olsa da, kısa sürede hayatta kalmanın tek dertleri olmadığını fark ederler. Birlikte geçirdikleri her an, aralarındaki bağın beklenmedik bir şekilde derinleşmesine neden olur.

Günler geçtikçe, aralarındaki çekim giderek daha da güçlenir ve adadaki zorluklar, bastırmaya çalıştıkları tutkunun yanında önemsiz kalmaya başlar. Peki, onlar tüm engelleri aşarak hayatta kalabilecek mi? Yoksa kurtarılmadan önce tutkuları her şeyi tüketip yok mu edecek?

Fazla göster

Birinci Bölüm

Issız Cennet

CASSIE

Hissettiğim ilk şey acıydı. Dayak yemişim gibi her yerim sızlıyordu.

İkincisi, deniz suyu öksürürken ağzıma gelen tuz tadıydı. Boğazım çok acıyordu ama en azından artık gözlerimi açabiliyordum.

Tanrım...

Sert, kumlu bir yüzeyde yatıyordum. Elime ıslak, pütürlü bir şey geliyordu. Kum... Kıyıya vuran dalga seslerini duyabiliyordum. Bir sahildeydim.

Ne oldu böyle?

Hatırlamaya çalıştım ve her şey film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.

Yolcu gemisi...

Panik... Korku...

Çığlık atan, ağlayan insanlar...

Beni yutan buz gibi su...

Lanet olsun. Gemi battı...

Nasıl olduysa ben batmamıştım.

Başım, kalp atışlarımla eş zamanlı olarak zonkluyordu. Sonunda gözlerimi açtığımda keşke açmasaydım dedim. Güneş o kadar parlaktı ki gözlerim kamaştı.

Gölge bir yer bulma arzusuyla inleyerek yan dönmeye çalıştım.

Neredeyim ben?

Ölecek miyim? Yoksa çoktan öldüm mü?

Burası cennet olamazdı herhâlde.

Öyleyse lütfen beni geri gönder, Tanrım.

Birden, üstüme bir gölge düştü. Cehennemde miydim yoksa?

Güneş artık doğrudan yüzüme vurmadığından hafifçe gözlerimi kısarak yukarı baktığımda yanımda diz çöken, genç bir adam gördüm.

Kalın olduğu kadar nazik sesiyle, “Güvendesin. Merak etme,” dedi.

Kısık sesle, “Ne… Neredeyiz?” diye sorarken öksürmeye başladım. Her öksürdüğümde kaburgalarım acıyordu.

“Emin değilim. Bir sahilde olduğumuzu biliyorum ama galiba sadece ikimiz varız,” dedi, ateşimi ölçerek. “Ayağa kalkabilir misin?”

“Bilmiyorum,” derken sesim çatladı. “Ben... Konuşamıyorum bile. Kendimi berbat hissediyorum.”

Kararlı bir bakışla, “Tamam, o zaman seni taşımaya çalışacağım,” dedi. “Gölge bir yer bulmamız lazım.”

Hayır demek istesem de yapamadım. Kollarım ve bacaklarım kurşun gibi ağırdı ve başım şimdi daha çok zonkluyordu.

Hafifçe başımı salladım. Beni kolayca kaldırıp kucakladı.

Sonra her şey karardı.

***

Ne kadar uyuduğumdan emin değildim ancak gözlerimi açtığımda o yabancı adam yanımda diz çökmüş, bana azar azar su içiriyordu. Sırtımı ağaç gibi sert bir şeye yaslamıştı.

“Biraz daha... İşte böyle,” dedi, bir yudum daha içirerek. “Yavaş iç yoksa yine öksürmeye başlarsın.”

Hafifçe başımı salladım. Su içimi serinletmişti.

Başımı kaldırıp baktığımda onu ilk kez adamakıllı gördüm. Kesinlikle benden daha gençti. Belki yirmi beş falandı. Sıkı vücutlu, esmer tenli, güzel ela gözlü; çıplak kolları ve göğsü dövmelerle kaplı bir adamdı.

Benimse korkunç göründüğümden emindim çünkü öyle hissediyordum.

“Ben Max,” dedi.

“Ca… Cassie,” dedim, kısık sesle. Su biraz iyi gelse de boğazım hâlâ acıyordu.

“Kim olduğunu hatırlaman iyi,” diye cevap verdi. “Neler olduğunu hatırlıyor musun peki?”

Başımı salladım, olaylar yine film şeridi gibi gözümün önünden geçti. “Evet. Gemi... Battı. Tanrım, o kadar insan…” diye mırıldandım, yine gözyaşlarına boğularak.

“Şş...” Max omzumu okşadı. Beni teselli etmeye çalışırken bana ne kadar yaklaşıp yaklaşmaması gerektiğinden emin olamıyor gibiydi. “Çok kötü ama... Bak, hayattayız.”

“Ya… Yalnız olmadığıma sevindim.”

“Ben de. Birbirimize tutunmalıyız. Bu konuda bana yardım eder misin?”

“E… Ederim,” dedim, gözyaşlarımı silerek.

“Güzel. Ama ağlamak istiyorsan ağlayabilirsin tabii,” dedi, yanıma oturarak.

Sözleriyle kendimi güvende hissederek hüngür hüngür ağlamaya başladım. Hıçkırıklarım kesilene kadar ağladım.

Gözyaşlarım dindiğinde bana biraz daha su içirdi.

Nefes alıp verişim düzene girdiğinde, “Suyu nereden buldun?” diye sordum.

“Sahilde bir acil durum çantası buldum. O da karaya vurmuş herhâlde. Su geçirmez ve içinde önemli şeyler var. Birkaç şişe su, enerji barları, bir işaret fişeği tabancası, bir çakmak, iki avcı bıçağı, bir çakı, biraz ip ve birkaç şey daha...”

“Vay canına. Ne kadar şanslıyız!” dedim, içimden şükrederek.

Uzman değildim ama bir gemi kazasından sonra hayatta kalmak için çakmak ve bıçağın ne denli önemli olduğunu bilecek kadar çok hayatta kalma konulu program izlemiştim.

“Dahası da var. Birkaç bavul buldum. Hâlâ ıslaklar ama içlerinde kıyafetler ve banyo malzemeleri var. Hatta hiç açılmamış diş fırçaları bile var.”

“Hepsi kullanışlı değil, hatta bazıları kırılmış fakat kesinlikle işe yarar şeyler var. İstersen daha sonra bakarsın.”

“Bakarım. Diş fırçası, ha? Bayağı şanslıyız.”

“Biliyorum,” dedi, yaslandığım palmiye ağacına yaslanarak. “Sonra seni buldum. Bence bulduğum en iyi şey sen oldun.”

“Çapkın seni...”

“Ciddiyim,” diye gülümsedi. “Neyse, nerede olduğumuz hakkında en ufak fikrim yok bu yüzden hava daha sonra nasıl olur bilmiyorum. Nerede olduğumuz hakkında bir fikrin var mı?”

Başımı salladım. “Yok, ben kendi mahallesinde bile kaybolan tiplerdenim.”

Güldü. Gülüşü çok güzeldi.

“Senden birkaç yüz metre ötede uyandım ama eşyaları bulduğum yerden ötesine bakmadım. Yağmur yağarsa diye kalacak bir yer aramayı düşünüyorum. Şimdi gidip bakayım mı?”

Başımı salladım, henüz yürümeye hazır hissetmiyordum. “Tabii, olur ama geri döneceksin, değil mi?” diye sordum, elini tutarak.

“Evet, döneceğim. Endişelenme, seni yalnız bırakmayacağım.”

***

Gece olduğunda Max saklanabileceğimiz ve uyuyabileceğimiz bir mağara bulmuştu.

Bir şelaleye dökülen tertemiz bir gölün kenarındaydı. Bu kadar vahim bir durumda olmasaydık, nefes kesici olduğunu bile düşünebilirdim.

Gölün rengi, gördüğüm en güzel maviydi. Kayalar yeşil yosunlarla kaplıydı, suyun etrafında rengârenk tropikal ağaçlar ve çiçekler vardı. Manzara, bir film sahnesinden fırlamış gibiydi.

Gerçi ne mavi göller ne de palmiye ağaçları umurumdaydı.

Henüz tehlikeli bir hayvana rastlamadığımıza şükrediyordum. İkimiz de bir an önce ateş yakmamız gerektiğini düşünüyorduk. Televizyonda gördüğüme göre ateş, hayvanları uzak tutuyordu.

Şimdi, ateşin yanında ısınıyorduk. Gece çöken soğuktan sonra iyi geliyordu.

Sessizce yemeğimizi yedik. Alevler, mağaranın duvarlarında gölgeler oluşturuyordu. Acil durum çantasında bulduğumuz enerji barlarının tadı berbat olsa da hiç yoktan iyiydi.

“Tüm bunlara hâlâ inanamıyorum,” dedim, sessizliği bozarak.

“Sanki bir kâbustaymışız,” diye onayladı Max. “Hiç gerçek gibi gelmiyor.”

Benden birkaç adım ötede oturmuş, ateşe bakarak kumlu zeminde daireler çiziyordu.

“Ailelerimiz ne kadar endişelenmiştir kim bilir,” dedim.

Annemi ellerini ovuşturarak, iyi olmam için dua ederken görür gibiydim. Ailelerimiz bir mucize olması için dua ederken bir yandan da kendilerini en kötüsüne hazırlıyor olmalılardı.

Diğer yolcuların ailelerin neler hissettiğini düşünürsem kendimi daha da kötü hissedecektim.

Max dişlerini sıkar gibi, “Evet... Zavallı annem...” derken sesi çok üzgün geliyordu. “Ve tabii ki zavallı üvey babam...”

“Ebeveynlerin boşandı mı?”

“Hayır, babam ben dört yaşındayken öldü.”

“Ah, çok üzüldüm, başın sağ olsun.”

“Uzun zaman oldu.” Başını çevirdiğini görünce bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemediğini anladım.

“Konuyu değiştirelim mi?”

“Lütfen,” diye gülümsedi.

Saçlarımı açmaya çalışırken, “Kaç yaşındasın?” diye sordum. Uzun saç zor oluyordu. Yarın bavullarda tarak var mı diye bakmalıydım.

“On dokuz yaşındayım. Ya sen?” diye sordu.

On dokuz mu?

“Ben yirmi sekiz yaşındayım. Benden küçük olduğunu anlamıştım ama bu kadar küçük olmanı beklemiyordum. Yaşına göre oldukça olgun görünüyorsun,” diye yanıt verdim.

“Evet. Öyle söylerler.”

“Kız arkadaşın da çok endişelenmiştir...” Neden bilmem, sevgilisi olmadığını söylemesini umuyordum.

Başını kaldırdı. “Ah, kız arkadaşım yok. Peki ya... Senin erkek arkadaşın, o da çok endişelenmiştir herhâlde?”

“Ah, erkek arkadaşım yok.”

“Kocan endişelenmiştir o zaman?”

“Kocam da yok. Kız arkadaşım da yok,” diye cevapladım, gülümseyerek.

O da gülümseyerek, “Seni ilk kez gülümserken görüyorum,” dedi. Yüzüne vuran turuncu alevler onu daha da yakışıklı gösteriyordu.

“Yani, ne yazık ki şimdiye dek gülümseyecek pek bir şey olmadı,” diye iç çekerek omuz silktim.

“Doğru...”

Konuşmayı bıraktık. Duyduğumuz tek ses, ateşin çıtırtısı ve uzaklardaki şelalenin şırıltısıydı.

Max esneyerek gözlerini ovuşturdu. Çok yorgun olmalıydı; gün boyunca işlerin büyük kısmını üstlenmiş, hatta mağaraya giderken beni bir süre kucağında taşımıştı.

“Yorgunsun. Biraz uyu,” dedim.

“Sen de uyu.”

Yemekten önce, yatak yapmak için büyük yapraklar kesip mağaranın zeminine yerleştirmişti. Bir otel yatağı kadar konforlu olmasa da yine de iş görürdü.

“Evet. Uyuyalım ve yarının neler getireceğini görelim. Belki bizi kurtarmaya gelirler,” dedim, buna içten içe inanmasam da.

“Tamam. Ateş böyle iyi mi diye?” diye sordu. “Bırakalım mı?”

“Olur. En fazla söner, başka bir şey olmaz.”

“Evet... Ben de pek bilmiyorum. Daha önce hiç ıssız bir adada mahsur kalmamıştım.”

Yere uzanırken güldüm. “Ben de. İnşallah sivrisineklere ziyafet olmayız.”

“Henüz hiç sinek görmedim,” dedi, az ötemde uzanarak. “Yine de sinek öldürmek ya da başka bir şey için yardıma ihtiyacın olursa beni uyandırmaktan çekinme, tamam mı?”

Konuşmadan önce bir an bekledim. “İyi ki yanımdasın.”

O gün ikinci kez söylüyordum bunu. Sürekli söyleyip suyunu çıkarmak istemiyordum ama Max yanımda olduğu için gerçekten mutluydum.

“İyi ki sen de benim yanımdasın, Cassie.”

***

Gece soğuktu, bayağı bayağı soğuktu. Ateş doğru düzgün ısıtmadığından titriyordum.

O kadar çok dönüp durdum ki Max uyanıp, “Üşüyor musun?” dedi.

“Ço... Çok üşü… Üşüyorum.”

“Şey... Yanına uzanabilir miyim?” diye sordu. “Seni ısıtmak için yani. Yan yana olursak daha iyi ısınırız. İşe yarayabilir.”

“Ne… Ne istiyorsan yap. Ye… Yeter ki ısınayım,” dedim, yalvarırcasına. Titremekten sırtım ve boynum ağrımaya başlamıştı.

Kalkıp yanıma uzandı, kolları beni sıcak bir battaniye gibi sardı. “Daha iyi mi?” diye sordu.

“Ço… Çok te… Teşekkür ederim,” diye cevapladım, şimdiden daha iyi hissederek.

Nazikçe, “Uyumalısın,” dedi.

“Sen de...”

“Uyuyacağım. Sen bir uyu da...”

İtiraz etmedim. Hatırladığım son şey ateşin çıtır çıtır yanışı ve Max’in yanımda hiç kıpırdamadan yatışıydı.

Mağarada yankılanan bir çıtırtı sesiyle uyandım.

Yanımda kaskatı kesilen Max, “Duydun mu?” diye fısıldadı.

Nefesimi tutup etrafa kulak kesildim. Ateş sönmeye yüz tutsa da pürüzlü taş duvarlarda titreşen gölgeler oluşturacak kadar ışık yayıyordu.

Sonra bir ses daha duyuldu. Girişin orada bir şey hareket etmiş gibi alçak bir hışırtı...

Yüreğim ağzımda, “Dışarıda bir şey var,” diye fısıldadım.

Max en yakındaki sopayı kapıp silah gibi tuttu. İkimiz birden mağaranın girişine baktık. İzliyorduk, bekliyorduk.

Ateşin ışığının hemen ötesinde bir gölge kıpırdıyordu. Rüzgâr değildi. Yavaşça, dikkatli bir şekilde hareket ediyordu.

Korkudan ölüyordum. Ya bizi izleyen bir şey~ varsa?~

Max yutkundu. “Sabah kontrol etmemiz lazım. Ayak izi ya da geride bırakılan bir şey var mı bakalım.”

Ondan sonra ikimiz de uyuyamadık.

Sonraki bölüm
App Store'da 5 üzerinden 4.4 puan aldı.
82.5K Ratings
Galatea logo

Sınırsız kitap, sürükleyici deneyimler.

Galatea FacebookGalatea InstagramGalatea TikTok