Galatea Logo
ListelerDestek
Kurt Adamlar ve Şekil Değiştiriciler
Mafya
Milyarder Romantik
Zorba romantizmi
Yavaş gelişen romantizm
Düşmandan Sevgiliye
Paranormal Romantik
Yetişkin Eşler
Spor hikayeleri
Üniversitede Geçen Kitaplar
İkinci Sans Hikâyeleri
Tüm Kategorileri Gör
App Store'da 4,6 puanlı
Hizmet ŞartlarıGizlilikBaskı
Galatea on FacebookGalatea on InstagramGalatea on TikTok
Cover image for Batı'nın Kurtları Kitap 3

Batı'nın Kurtları Kitap 3

Yazar
Abigail Lynne
Okur
16.3K
Bölüm
22
Yazar
Abigail Lynne
Okur
16.3K
Bölüm
22
🐺Paranormal🐺Kurtadamlar ve Şekil Değiştirenler🙅İsteksiz Eş🎭Dram👩‍❤️‍👨Gerçek Eş💘Kader Eşleri🌛Tanrılar ve Tanrıçalar🧙‍♂️Paranormal & Fantastik👑Kraliyet ve Aristokratlar😊Temiz🔒Zorla yakınlık

Serena, kralın askerleri tarafından zorla köyünden alındığında kendini saray entrikalarının ve kadim kehanetlerin dünyasının tam ortasında bulur. Kraliyet Sarayı'nda, krallığı kurtarabilecek bir rol olan Prens Sebastian'ın kehanetteki eşi olabileceğini öğrenir. Yeni hayatına alışmaya çalışırken Serena, hem kendi korkularıyla hem de dünyasını tehdit eden karanlık güçlerle yüzleşmek zorundadır. Kaderini kucaklayacak mı, yoksa eski hayatına dönmek için mi savaşacak?

Birinci Bölüm – Sızma

Kitap Üç: Prensin Eşi

Ailesi Kara Luna sürüsü tarafından katledilmiş olan Serena Hope’un tek istediği çoğu dağılmış sürüsüyle hayatına devam etmekti... Ta ki hayat arkadaşı olduğu ortaya çıkan kibirli ve şiddete meyilli bir prens tarafından zorla götürülene kadar!
Serena saraydan kaçamazken sevdiği tek kişi olan kız kardeşi ise onunla yaşamaya gelemez. Şimdi ise ondan Ay Tanrıçası’nın kehanetini yerine getirip tüm kurt adamların düşmanı olan Kara Luna’yı tek başına öldürmesi beklenir.
“Herkes yere yatsın!” diye bağırdı birisi.
Anında yere yaslanan bedenlerin sesi tüm köyde yankılandı. Gözaltına karşı koyanlar acı içinde inliyorlardı. Karnımın üzerine uzanırken çakıllar ellerime ve dizlerime batıyordu.
“Yerde kal!” diye çıkıştı başka birisi. Sürümdeki adamlardan birinin ayakta durmaya çalıştığını görsem de gümüş zırhlı bir savaşçı onu tekrar toprağa itti.
Kralın askerleri tarafından istila ediliyorduk. Sürümüz nispeten küçüktü. Sadece yirmi iki kişiydik. Idaho'da bir ormanın ortasında küçük bir köyde yaşıyorduk.
Kralın adamlarının sürü topraklarına sızdığına dair söylentiler duymuş olsak da böyle bir şeyin başımıza gelebileceğini hiç düşünmemiştik.
“Bütün kadınlarınızı gönderin!” diye bağırdı aynı kişi. Cesaretimi toplayıp kafamı hafif kaldırınca bağıranın hayatım boyunca karşılaştığım en iri kıyım adam olduğunu fark ettim.
İki adam kadar geniş ve bir ağaç kadar uzundu. Tepeden tırnağa altın zırh giymişti, ki bu onun diğerlerinin lideri olduğunu gösteriyordu.
“Hayır!” diye karşı çıktı başka biri. Bağıranın Mike olduğunu fark ettim. Eşi altın zırhlı adama doğru götürülürken feryat ediyordu. Sesindeki hüzün içimi sızlattı. Kadınlardan ne istiyorlardı?
“Kıpırdama,” diye fısıldadı kulağıma birisi. Hızlı bir nefes alıp kafamı çevirince yüzünü toprağa eğmiş kız kardeşimin yanımda durduğunu gördüm.
Ailemden geriye kalan tek kişi oydu. Rayne’le benim ailemiz yoktu. Yıllar önce Kara Luna sürüsü tarafından öldürülmüşlerdi.
Babam Daryn Reynolds adında bir adam tarafından katledilince bir zamanlar Alfa'sı olduğu Gümüş Dere sürüsünden geriye sadece küçük bir topluluk kalmıştı.
Bir ay sonra da annem ölmüştü. Eşi olmadan uzun süre hayata tutunamamıştı. Rayne sorumluluk alıp beni büyütmek zorunda kalmıştı. Benden beş yaş büyük olmasının yanı sıra on beş yaşında çocuk büyütecek bilgi birikimine sahip olmasa da başka seçeneği yoktu.
Şimdi, yedi yıl sonra yine başımız beladaydı. Çakıl çıtırtısı duyunca kendimi yere daha fazla bastırdım.
Ayak sesleri durar durmaz kalbim de duracak gibi oldu. Aniden kız kardeşim acı içinde feryat etti.
Kafamı çevirince saçından çekilerek ayağa kaldırıldığını gördüm. Tüm saçlarını kestiği için tutup kaldıracak bir saçı yok gibiydi.
“Bütün kadınları istediğimi söylememiş miydim?” Kız kardeşim tek kelime etmeden adama baktı. Adam ise onu başka bir askerin önüne fırlatıp diğerlerinin yanına götürmesini emretti.
Sonra yanıma gelip çömeldi. “Kalk.” Söyleneni yaptım. Direnmenin başımı daha çok belaya sokacağını biliyordum. Adam hırlayınca ne istediğini anlayarak kafamı ona çevirdim.
Yüzüme bakar bakmaz donakaldı. Yüzünün rengi soldu ve gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Jeremy! Jeremy, bana resmi getir!” diye bağırdı. Uzun boylu ve zayıf bir asker yanına gelip altın zırhlı adama buruşuk bir kâğıt parçası uzattıktan sonra geri çekildi.
“Adın ne?” diye sordu altın zırhlı adam.
“Serena,” diye mırıldandım. Adam hafif gülümseyerek buruşuk kâğıt parçasını yüzüme kadar kaldırdı. Neye baktığını görmedim. Bakmaya çok korkuyordum.
“Sanırım onu bulduk, beyler,” diye bağırdı sanki zafer kazanmış gibi. Anında her yerde tezahüratlar patlak verdi ve iki savaşçı kollarıma girdi. Beni götürürlerken çıplak ayaklarım yere sürtüyordu. Şüphesiz ayak tabanlarım tahriş olmuştu.
“Ne düşünüyorsun Burkley?” diye sordu altın zırhlı adam.
Karşıma yaşlı bir adam çıktı. Önce buruşuk kâğıt parçasına sonra yüzüme baktı. Bana bakarken gözleri genişlemişti.
“Olamaz… Bunca zaman sonra mı?” diye fısıldadı. Yanağıma dokunmak için elini uzattığında yüzümü çevirdim. Elini indirse de bana bakmaya devam ediyordu.
“Sence o mu?” diye sordu altın zırhlı adam.
Burkley aniden bileğimi tutup uzun beyaz elbisenin kolunu dirseğime kadar çekti. Bakar bakmaz nefesi kesilirken kolumu sanki yanıcı bir şeymiş gibi hemen bırakıverdi. “Bu o.”
Bu sefer herkes daha da gürültülü bir şekilde tezahürat yaptıktan sonra iki iri at tarafından çekilen büyük bir at arabasına götürüldüm. Birdenbire kendimi daha çok kafese benzeyen at arabasının arkasında buldum.
“Peki ya diğer kadınlar, efendim?” diye sordu bir asker altın zırhlı adama. Tekrar yüzüme bakıp belli belirsiz gülümsedi.
“Bırakın gitsinler. Aradığımızı bulduk.”
Kız kardeşim de dahil olmak üzere sürümdeki kadınların teker teker serbest bırakılmasını izledim. Ellerindeki zincirler çözülür çözülmez Rayne adımı haykırarak bana doğru koştu.
“RAYNE!” diye bağırıp çıkmamı engelleyen parmaklıklara vurdum.
“O benim kız kardeşim!” diye bağırdı altın zırhlı adama. Adam iç çekti, sinirli görünüyordu.
“Geri çekil kızım. O başkasına ait.”
Kız kardeşim öfkelenmiş gibiydi. “O kimseye ait değil. O benim kız kardeşim, bir eşya değil!”
“Bu daha sen doğmadan önce belirlenmişti. Canını seviyorsan geri çekil!” diye bağırdı altın zırhlı adam.
Kız kardeşim meydan okurcasına hiçbir yere kımıldadı. Damarlarında Alfa kanı akıyordu. Kesinlikle bundan korkacak birisi değildi. Gururun kırılmasındansa ölmeyi yeğlerdi.
“Serena'yı alamazsın çünkü o senin değil. Siz nasıl bir kralın adamlarısınız? Ne zamandan beri kraliyet ailesi kadınları evlerinden kaçırıyor?”
Altın zırhlı adam hırladı. “Onu götürün!” İki gümüş zırhlı asker öne çıkıp kız kardeşimin kollarını tutarak onu zapt etti.
“Hayır, hayır! Serena, senin için geleceğim! Seni geri alacağım! Sadece beni bekle! Geleceğim!” der demez onu bayılttılar.
Onu yere yatırırlarken sessizce Margaret'in, kendisi sürü şifacımız olur, öne atılıp yanına çömelmesini izledim.
“Ona iyi bak!” diye bağırdım. At arabası hafif sallanınca hareket etmeye başladık. Yaşlı kadın bana bakıp başıyla onayladı. Dediğimi yapacağını biliyordum.
Önüme dönüp kafamı ellerimin arasına alarak ağlamaya başladım. Daha çok karşı koymalıydım ama sürümüz zayıftı.
Sürümüze kıtlık vurduğundan dolayı gücümüz yoktu. Sağlıklı büyüyüp güçlü olmaları için yemeğimi hep çocuklara verirdim. Oysa bu kendi sağlığımın yavaşça bozulmasından başka bir işe yaramamıştı.
“Ağlama. Bu başına gelen en iyi şey olacak.”
Konuşana kadar benimle geldiğini fark etmemiştim. Diğer askerler kurt formlarına dönüşmüşlerdi ve koşarak eşlik ediyorlardı.
Ona baktım. “Beni evimden kaçırdın. Bu hayatımın en kötü günü.”
Altın zırhlı adam öne eğildi. “Yakında zenginliğe boğulacaksın, canım. Elmaslarla bezenmiş dünyanın en mutlu dişi kurdu olacaksın.”
Gözlerimi kıstım. “Sevgi yoksa zenginliğin bir anlamı yok.”
Adam kafasını geriye yaslayıp güldü. “İkisine de zamanla sahip olacaksın. Seni temin ederim.”
Koltuğuma yaslanıp ellerimi kucağımda birbirine doladım. Bu rezil adamla konuşmak istemiyordum. Tek istediğim evime gitmekti.
Rayne'in sözünü tutacağını biliyordum. Yine de hayatını benim peşimde geçirmesini istemiyordum. Eşini bulup harika bir hayata sahip olmasını istiyordum. Bunu hak etmişti.
Ama benim için geleceğini biliyordum. Beni hayatı pahasına korumuştu. Beni geride bırakmazdı. Beni terk etmezdi.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
Altın zırhlı adam gülümsedi. “Saraya gidiyoruz.”
“Kraliyete ait olan mı?”
Adam güldü. “Başka saray mı var?” Çenemi kapatıp küçük parmaklıkları olan pencereden dışarı baktım. Ağaçlar yanımızdan hızla akıp gidiyordu.
Kurt adam dünyasından hiç kimse Kraliyet Sarayı'nın tam yerini bilmiyordu. Sadece topluluklarımızın merkezinde olduğunu biliyorduk.
Dünyanın her yerinde, Kurt Adam Dünyası’nda her ülkenin kendi kraliyet ailesi vardı. Bir de herkesi yöneten bir kraliyet ailesi vardı ama kimse onları görmemişti.
Kraliyet ailesinden hemen sonra kutsanmış savaşçılar gelirdi. Amerika'nın kutsanmış savaşçıları olarak onlara ya Beyaz Kurtlar ya da Pura Lupus sürüsü denirdi. Ondan sonra da Alfalar gelirdi.
“Neden saraya gidiyorum? Beni neden aldın?”
“Çünkü sen onunsun,” dedi altın zırhlı adam kısa bir süre sonra.
Anında elimi bileğimdeki gümüş renkli hilale götürdüm. Cildim o kadar solgundu ki gün ışığı altında değilken görülmesi mümkün değildi. Yine de her zaman varlığını hissediyordum.
Annem işareti taşıdığım için dehşete düşmüştü. Ben beş yaşındayken derimden çıkarmaya çalışmıştı. Her şeyi denese de bir işe yaramamıştı.
Bundan kimseye bahsetmemiştik. Her zaman uzun kollu tişörtler ya da geniş bilezikler giymem için ısrar etmişti. İşaretin bir sır olarak kalmasını istediği belliydi. Sadece nedenini bilmiyordum.
Ne kadar süre yolculuk ettik bilmiyordum. Saatler, belki günler geçmiş olabilirdi. Gözümün önüne bir anılarım gelirken zaman kavramını yitiriyor gibiydim.
Bir parçam ölecek miyim diye merak ediyordu. Bu yüzden mi beni istemişlerdi? Öldürmek için mi? Bir şey uğruna kurban mı edeceklerdi?
Altın zırhlı adam birine ait olduğumu söylemişti. Bileğimdeki işaret bu anlama mı geliyordu? Belki de hizmetkâr olmak için saraya götürülüyordum.
Orası o kadar da kötü olmazdı. Yemek pişirmede iyiydim ve zamanında köyde çok fazla temizlik yapmak zorunda kalmıştım. Bu yüzden benim için çok büyük bir değişiklik olmazdı.
Yol aniden engebeli hale gelince yanlışlıkla dilimi ısırıp küfrettim. Gözlerimi sıkıca kapasam da kendime zarar verdiğim için mi yoksa korktuğum için mi böyle yaptığımdan emin değildim. Muhtemelen iki nedenden de ötürüydü.
“Yaklaştık,” dedi altın zırhlı adam. Tek kelime etmeden başımla onaylayıp küçük pencereden dışarı baksam da tek gördüğüm gür ormandan başka bir şey değildi.
İç çekip dizlerimi çeneme kadar getirdim. Ne ayaklarımın koltuğu kirletmesi ne de üzerimdeki elbisenin uygunsuz olması umurumda değildi. Sadece eve gitmek istiyordum.
Yolculuk hızlı ve zahmetsiz olana kadar yol sanki bir bulutların üzerinde gidiyormuşuz gibi yavaşça daha da pürüzsüzleşti. Dizlerimi yavaşça serbest bırakıp pencereden dışarı baktım.
Dışarı baktığımda karla kaplı dağları, ormanları, gölleri ve son olarak uzun demir çitlerle çevrili güzel bir kale gördüm.
Büyük ve şatafatlıydı. Öyle ki kıskandığımı söyleyebilirdim. Hiç bu kadar güzel bir yer görmemiştim.
Ön kapılara doğru hızla ilerlerken burnumu küçük pencereye bastırdım. Altın zırhlı adam gülse de dışarı bakmaya devam ettim.
Sonunda durunca anında daha fazla kurt etrafımızı sardı. At arabasının kapısını açıp beni çıkardılar ve silah taşıyor muyum diye üzerimi kontrol ettiler.
Zararsız olduğumu düşündüklerinde ellerimi önüme gelecek şekilde zincirlediler ve sanki bir tasmaymış gibi ucundan tuttular.
Kaleye ilerlerken öne doğru tökezledim. Aklım hâlâ önümdeki manzaradaydı.
Solumda, yaklaşık iki kilometre uzakta, ormanı çevreleyen ağaçlık alanın hemen arkasında büyük bir şelale vardı. Sağımda ise bölgeyi çevreleyen dağlar uzanıyordu.
“İsim,” diye talep etti ön kapıdaki muhafız yüzünü ekşiterek. Siyah bir zırh giymişti.
Altın zırhlı adam öne çıktı. “Kraliyet Ordusu'nun başkomutanı Erik Goldstein.” Muhafız altın zırhlı adama bakıp doğruyu söylediğinden emin olmak için kokusunu teşhis etti.
“Devam et. İsim.”
Bana sorduğunu fark edince ağırlığımı öteki ayağıma verdim. “Gümüş Dere sürüsünden Serena Hope,” dedim gergin bir şekilde. Muhafız ciddileşip havayı kokladı.
“Devam et.” Hareket edip altın zırhlı adamı saraya kadar takip ettim.
“Muhafıza aldırma. Herkesin kokusunu alır. Kurt adamlar arasında en gelişmiş koku duyusuna sahiptir. Bir konuk defteri gibi kokuyu hafızasında saklar. Kokun sayesinde senin kim olduğunu asla unutmayacak.”
Uyuşuk bir şekilde başımla onayladım. Bunca şeyi idrak etmesi zordu. “Şimdi ne olacak?”
“Gösterime hazırlanıyoruz,” diye mırıldandı altın zırhlı adam. İleri yürüdüm. Ellerim hâlâ zincirli olsa da beni en çok endişelendiren şey bu değildi.
“Burası gerçekten Kraliyet Sarayı mı?” diye sordum. Nereye baksam her şey abartılı ve şatafatlıydı. Bir şeyleri berbat etme ihtimaline karşın nefes almaktan dahi korkuyordum.
Altın zırhlı adam başıyla onayladı. “Evet, öyle. Korkarım seninle olan yolculuğum sona erdi, Bayan Chambers. Bay Malack'a teslim edileceksin. Bundan sonra seninle o ilgilenecek.”
Altın zırhlı adam uzaklaşırken kaşlarımı çattım. Tanıdığım tek kişi oydu. Her ne kadar beni evimden mahrum bırakmış olsa da onun yanında rahat hissediyordum.
“Affedersiniz? Efendim?” Kafamı sesin geldiği yöne çevirince yaşlı bir adamın bana baktığını gördüm. Parlayan gümüş rengi gözleriyle ürkütücü görünüyordu.
“Evet?” diye sorarken bileklerimin etrafındaki zincirlerin kaybolduğunu fark ettim.
“Benimle gelin. Ben Bay Malack'ım.”
Başka ne yapacağımı bilmeden yaşlı adamı takip ettim. Kaçabilirdim ama nereye gideceğimi bilmiyordum.
Nerede olduğumu bilmiyordum. Muhafızlar beni yakalardı. Ayrıca yürümekten daha fazlasını başaramayacak kadar yorgundum. Bütün yolculuk boyunca ne yemek yemiş, ne de uyumuştum.
“Adın ne?” diye sordu adam.
“Serena,” diye cevap verdim.
Adam dilini şaklattı. “Güzel, çok güzel.” Beni daha çok stüdyo gibi bir odaya götürdü. İçeri girip konforlu koltuklardan birine oturdum. Kendimi kötü hissettim çünkü üstüm başım kirliydi ve muhtemelen koltuğun kumaşını mahvediyordum.
“Neden buradayım?” diye sordum.
Adamın nefesi kesildi. “Kimse sana söylemedi mi? Korkudan kafayı yemiş olmalısın!”
Başımla onayladım. “Buraya kurban edilmeye mi geldim?”
Adam gülüp kafasını salladı. “Hayır, hayır. Hayatım, prensle tanışmak için buradasın.”
Kaşlarımı çattım. “Prens mi? Asil bir şey mi yaptım?”
Adam bana garip bir bakış attı. “Yıllar önce prensin eşinin kurtarıcımız olduğuna dair bir kehanet yapıldı. O zamandan beri onu ilk bulana ödül verileceği söylendi.”
“Bu yüzden Goldstein dışarılarda seni aramakla meşguldü. Ödülü istiyor. Yoksa Kraliyet Ordusu'nun lideri neden savaş dışında bir şeyle uğraşsın ki?”
“Yani, buradayım çünkü...”
“Çünkü Goldstein senin prensin eşi olduğunu düşünüyor. Senin kurtarıcımız olduğunu düşünüyor.”

Discover Galatea

Sevgili GünlükSeni Sevmeme İzin VerMelez Kanı Kitap 3Birlikte Çalışalım Kitap 2Nordik Kurtlar Kitap 3

En Yeni Yayınlar

Öyle Bir Şey YokGeriye Kalanlar: John Baker’ın HikayesiŞeytanın Gülü 2: Prangalı AşkKararlı ve AteşliKanadı Kırık Kuşlar 3: Sonsuza Dek Kırık

Okuma listeleri

Hepsini gör

Okuyucu topluluğumuzun derlediğ kitap koleksiyonları ile romantizmin dünyasına dalın.

En çok sevdiğim kitaplar

by tyrion

46 kitap

Yarım Bıraktıklarım

by Marmaletta

6 kitap

Benim kitaplığım❤️❤️❤️

by vuslat hayal

227 kitap

Yeni okuyacağım kitaplar

177 kitap

OKUDUKLARIM

by Pharma

301 kitap

Okunan Kitaplar

by mallof65

86 kitap

Türkçe

by Asliiturkiye

359 kitap

Okumayı Bitirdiğim Kitaplar

by Marmaletta

48 kitap

Okunanlar

by hurtful_cow

77 kitap

Okunan kitaplar

by mavi rota

395 kitap

Pelto’s list

by Pelto

33 kitap

En güzel kitaplar

by Nermin

207 kitap

Kitaplarım

by burcudeniz

245 kitap

🌕Moon Goddess🌙

by Moon Goddess

66 kitap

Okudum

by urbeknt

287 kitap