Galatea Logo
ListelerDestek
Kurt Adamlar ve Şekil Değiştiriciler
Mafya
Milyarder Romantik
Zorba romantizmi
Yavaş gelişen romantizm
Düşmandan Sevgiliye
Paranormal Romantik
Yetişkin Eşler
Spor hikayeleri
Üniversitede Geçen Kitaplar
İkinci Sans Hikâyeleri
Tüm Kategorileri Gör
App Store'da 4,6 puanlı
Hizmet ŞartlarıGizlilikBaskı
Galatea on FacebookGalatea on InstagramGalatea on TikTok
Cover image for Başka Bir Shakespeare Trajedisi Sonu gibi Romantizm

Başka Bir Shakespeare Trajedisi Sonu gibi Romantizm

Yazar
J.A.M.
Okur
19.5K
Bölüm
33
Yazar
J.A.M.
Okur
19.5K
Bölüm
33
🏳️‍🌈LGBTQ👩🏽‍🎓Öğrenci💪🏻Muhafız🏙️Çağdaş

“Tişörtünü çıkar,” diyor Theo. “Tıbbi nedenlerden dolayı.” 😇 Çünkü hiçbir şey, eskiden hoşlandığın çocukla flört eden adama dikiş atmak kadar irade sınavı olamaz.

Theo normal olmaya çalışıyor. Derslere girmeye, kahvesini içmeye ve o kafedeki rezaletin hiç yaşanmadığını varsaymaya çabalıyor. Derken saat gece 2’de zili çalıyor; kapıda kaşı kanlar içinde, “Hastaneye gitmiyorum,” diye tutturan bir Hamlet var. Theo onu yine de içeri sürüklüyor, gönülsüzce hemşirelik rolüne soyunuyor ve kendi kendine doğru olanı yaptığını söylüyor. Gelgelelim Hamlet sanki orada yaşıyormuş gibi evi temizliyor, sanki "Koca Adayı" seçmelerindeymiş gibi yemek yapıyor ve Theo’nun iç çamaşırlarıyla ortalıkta dolanıyor—sanki bu çok sıradan bir Salı günüymüş gibi. Theo onu evden kovmalı. Ama kovmuyor. Siz ise bu sırada yastığınızı yumrukluyor olacaksınız. Theo’nun parmakları, görmemesi gereken morlukların üzerine merhem sürerken Hamlet kesinlikle çıkarmaması gereken bir ses çıkarıyor ve tam o anda telefon çalıyor… Theo açıyor. “Sokaklarda çalışan oğlan sen misin?” diye geveliyor bir adam.

Bölüm 1: Kafedeki Kalp Kırıklığı

THEO

“İkiniz de beni dinleyin, sizden hoşlanmıyorum. O anlamda değil. İkinizden de. Tanrım, cidden, ikinizin uydurduğu bu iğrenç oyunun ortasında kalmaktan bıktım. Artık kesin şunu, tamam mı? Cidden burama kadar geldi.”
Ağzından çıkan her kelime mideme atılmış bir yumruk gibi hissettiriyor. Sanki geçen yıl boyunca uğruna çabaladığım her şey gözlerimin önünde yıkılıyor ve bunu durdurmak için yapabileceğim hiçbir şey yok.
Ortamı yumuşatmaya çalışarak zoraki bir kahkaha atıyorum. “Hey, bu da nereden çıktı Mona? Oyun mu? Neden bahsediyorsun?”
“Neden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsun, Theo.”
Sağıma bakıyorum ve o pisliğin, Hamlet'in bir kere olsun sessiz kaldığını fark ediyorum. Gözlerini masaya dikmiş. Mona'ya bir şey söylediğim her seferinde lafa atlamadan duramadığı düşünülürse, bu çok garip.
Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyorum ama yine de yapıyorum. Aptala yatıyorum.
“Üzgünüm Mona, gerçekten ne demek istediğini bilmiyorum. Ben sadece her zamanki gibi takıldığımızı sanıyordum.”
“Sürtük olmamı mı istiyorsun? Sürtük olabilirim.” Sandalyesine yaslanıp kollarını kavuşturuyor. “Kendini ne kadar kurnaz sanıyorsun bilmiyorum Theo Montague, ama sandığından çok daha şeffafsın.”
Gözlerini kısarak bana bakıyor ve yemin ederim bu bakış göğsümü delip geçebilir. Koyu tenine rağmen, öfke kızarıklığının yanaklarına yayıldığını görebiliyorum.
“Şu an biriyle çıkmaya niyetim olmadığını üstü kapalı ama net bir şekilde belli etmeye çalıştım. Sen de bunu kabul edeceğini söyledin ama yine de şirinlik yapmaya devam ettin. Biriyle çıkmak isteseydim bile, sen seçeneklerimden biri olmazdın. Bir kere, benim zevkime göre fazlasıyla kısasın.”
Sessiz pislik, bu hakarete kıs kıs güldüğünde nihayet bir yaşam belirtisi gösteriyor.
Mona parmağıyla Hamlet'i işaret ederek, “Neye güldüğünü hiç anlamıyorum, sırıtkan,” diyor.
Yüzündeki sırıtış anında siliniyor.
“Sana karşı da aynı derecede nettim. Buna rağmen, Theo’nun her acınası flört girişimine ayak uydurdun. Kendini fazla bir şey sanmanı istemediğim için söylüyorum, seninle de çıkmazdım. Theo'nun aksine sen neredeyse bir devsin ama o kadar cılızsın ki sana dokunsam ortadan ikiye kırılacağından eminim.”
Çantasını alıp sandalyeyle masadan geriye çekiliyor.
“Lütfen okulda benimle bir daha konuşma, Theo.” Öfkeli bakışlarını Hamlet'e çeviriyor. “Ve eğer beni herhangi bir yerde görürsen Hamlet, beni yalnız bırak.”
Telefonunu eline alıp kapıya doğru yöneliyor. Duraksıyor ve o arkasını dönerken, belki fikrini değiştirir umuduyla nefesimi tutuyorum.
Alaycı bir gülümsemeyle, “Belki ikiniz de bu kadar istekli ve azgın olduğunuza göre, birbirinizi becermeyi deneyebilirsiniz,” diye tersliyor. “Kim bilir? Belki kendiniz hakkında bir şeyler öğrenirsiniz.”
Bu karmaşada gördüğüm tek iyi şey, bizim ve konuşmamızla ilgilenemeyecek kadar içeceklerimizi yapmakla meşgul olan yeni çocuğun dışında kafenin boş olması.
Mona'ya çoktan aldığım sinema biletleriyle sürpriz yapacaktım ama bunun artık kesinlikle gerçekleşmeyeceği belli. Bu yüzden telefonumu çıkarıp iş arkadaşıma mesaj atarak, bugün onun kapanış vardiyasını alabileceğimi söylüyorum.
Telefonu cebime koyduğumda masada yalnız olmadığımı fark ediyorum.
O pisliğe bakarken sinirle ve uzunca iç çekiyorum. “Sen hâlâ ne siktir etmeye buradasın?”
Hamlet bakışlarını masadan kaldırıyor. Koyu okyanus mavisi gözleri, kirli sarı kâküllerinin arasından bana bakıyor. Eğer bakışlar öldürebilseydi, şu an ölmüş olurdum.
“Burası bir kafe. İçeceğimi bekliyorum.” Dilini şaklatıyor ve gülümseyerek bana pis pis bakıyor. “Sen hâlâ ne yapıyorsun burada, bücür?”
“Canımın istediği her yere oturabilirim, pislik herif. Sonuçta Mona'nın gitmesi benim suçum değil, senin suçun.” Acı bir kahkaha atıyorum. “Yani, şu lanet haline bir baksana. Buraya yıpranmış paçavralarınla geliyorsun, lanet olası bir kül tablası gibi kokuyorsun ve lanet bir evsiz vampire benziyorsun. Ve sen, ne yani? Kızı tavlamayı mı bekliyordun?”
Kırıldığım için etrafa saldırdığımı biliyorum ama Mona iyi biriydi. Beni güldürüyordu ve sevimliydi. Annemin mutlu bir hayat yaşayabilmem için birlikte olmam gerektiğini söylediği kız türüydü. Bu üç kritere de uyan biriyle tanışmayalı uzun zaman olmuştu.
“Birlikte bir sürü ders alıyoruz ve bu artık cehennem gibi garip olacak. Dürüst olmak gerekirse, çoğu dersi rahatça geçmemin asıl nedeni oydu. Çok zeki ve hepsi senin burada gerçekten bir şansın olduğunu düşünmen yüzünden mahvoldu.”
Benden dökülen kahkaha zehir zemberek. Neden bu kadar üzgün olduğumdan emin olamayarak bakışlarımı Hamlet'ten kaçırıyorum.
“Eğer sadece sikişmek istiyorsan, köşedeki bir orospuya gidip parasını vererek bu işi halledebilirdin,” diye tıslıyorum. “Çünkü dünyada hiç kimsenin sana para ödeme ihtimali yok.”
Aramızda birkaç saniyelik bir sessizlik geçiyor ve başımı kaldırdığımda Hamlet'in gözlerinin yaşlarla dolduğunu görüyorum. Yüreğim burkuluyor. Tam özür dilemek üzereyken sandalyesini geriye itiyor ve yumrukları iki yanında, bana dik dik bakıyor.
Oturduğum yerden Hamlet her zamankinden çok daha iri yarı görünüyor. Ne kadar sıska olursa olsun, eğer kıçımı tekmelemek isterse, bunu yapabileceğinin tamamen farkındayım.
Ben olası bir fiziksel çatışmaya hazırlanırken yumrukları iki yanında gevşiyor ve gergin bedeni sönüyor. Sesi o kadar acı dolu bir fısıltıyla çıkıyor ki, çıkan ses göğsüme bir ağrı saplıyor.
“Neden bu kadar lanet olası bir pisliksin?”
Hamlet bir cevap beklemeden iki adım geri çekiliyor ve sadece bana bakıyor. Arkasını dönüp gitmeden önce gözlerinden açıklanamaz bir şey geçiyor.
Kafede tek başıma, az önce olan her şeye bir anlam vermeye çalışıyorum. Mona'nın bizden ayrılması, benim Hamlet'i mecazi bir kum torbası olarak kullanmam ve Hamlet'in en sonundaki bakışları. Bunların hepsi için günün henüz çok erken bir saati.
“Theo için latte?”
Baristanın sesini duyunca ayağa kalkıp çantamı alıyorum, zaten burada kalmanın bir anlamı olmadığını görüyorum.
İçeceğimi bana uzatan yeni çocuk bir çırpıda, “Çok uzun sürdüğü için özür dilerim. Bugün yanımda bir eğitmen olması gerekiyordu ama hastalanmış falan işte ve ben hayatımda hiç böyle lanet bir kahve yapmadım. Ve hiçbir şeyin nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yok,” deyiveriyor.

GOOD GOD

Yüce Tanrım. Ona yapabileceğim en çekici sahte gülümsemeyi sunarak, “Sorun değil,” diyorum. Artık bu işin ustası oldum. “Harika görünüyor. Paket karton bardakta alabilir miyim?”
Çocuk iltifatım üzerine gözleri parlayarak başını sallıyor.
İçeceğimi geri verirken, “Bir dahaki gelişinde sana indirim yapabilirim,” diyor.
“Bu harika olur.”
Üzerine Hamlet'in adı karalanmış şekerli bir ucube içeceği bana uzatmadan önce arkama bakıyor. “Şey... arkadaşın dışarı mı çıktı?”
Arkadaş mı? Sözlükteki tüm kelimeler arasında, Hamlet'i tanımlamak için kullanacağım en son kelimelerden birinin bu olacağını düşünüyorum.
“Onu kendisine götürebilirim,” diye yalan söylüyorum.
Çocuk tekrar gülümsüyor, tezgaha doğru hafifçe yanaşıyor ve pembe dudaklarını yalıyor. Üzerlerindeki parlatıcıyı fark ediyorum ve aromalı olup olmadığını merak ediyorum, sonra bu saçma düşünceyi kafamdan uzaklaştırıyorum.
“Şey, umarım iyi bir gün geçirirsin, Theo.”
Nedense telaşlanarak, “Teşekkürler,” diyorum.
Hamlet'in şekerli ucube içeceğini alıp kafeden çıkıyorum.
Dışarıda, göz kamaştırıcı güneşin yanı sıra şehrin sesleri de bir an için beni sersemletiyor ve bugün güneş gözlüğümü almayı akıl ettiğim için kendimi tebrik etmek istiyorum.
Beklediğim gibi, Hamlet görünürlerde yok.
Lattemden bir yudum alıyorum ama en iyi ihtimalle ılık olduğunu fark ediyorum. Yeni çocuk Hamlet'in ucube içeceğini yapmaya çalışmadan önce benimkini yaptığı çok açık. Kahvemi kafama dikip bardağı çöpe atıyorum ve eve doğru yürümeye başlamadan önce Hamlet'in tercih ettiği içeceği denemeye karar veriyorum.
Düşündüğüm gibi inanılmaz derecede tatlı çıkıyor. Ancak, karamel aromasını ve çırpılmış kremasını seviyorum. Kendim için bu kadar pahalı bir içeceğe bu kadar para harcayacağımdan şüpheliyim.
Hamlet'in içeceğini henüz yarılamadan Hamlet'in haklı olduğu gerçeği kafama dank ediyor. Ben lanet olası pisliğin tekiyim.
***
Kapı zili beni irkilterek uyandırıyor. Odamın karanlığı sersemletici. Saate bakmak için körlemesine telefonumu arıyorum. Gece 2:11.
Rüya mı görüyorum?
Zil tekrar çalıyor. Oturma odasındaki diyafondan geliyor. Bir denizciyi bile utandıracak bir sürü küfür savurarak sıcacık örtüleri üzerimden atıyorum ve dairenin soğuğuna lanet okuyarak diyafona doğru yürüyorum.
Konuşma düğmesinden dinleme düğmesine geçerek, “Kim o amına koyayım?” diye soruyorum.
“Benim. Hamlet.”
Hamlet mi? Benim nerede yaşadığımı nereden biliyor? Onun burada ne işi var?
“Sen kafayı mı yedin amına koyayım? Beni eve kadar takip mi ettin?” Bir cevap bekliyorum ama ses çıkmıyor. “Ne sikim istiyorsun? Saatin kaç olduğundan haberin var mı?”
Sessizlik var ama makinenin çalıştığını biliyorum. Dışarıdan gelen uğuldayan rüzgarın sesini duyabiliyorum.
“Biliyorum, saat geç oldu. Bunun için üzgünüm.”
Dişlerinin birbirine çarptığını duyabiliyorum.
“Gidecek başka hiçbir yerim yoktu.”
Anında cevap veriyorum. “Buraya da gelemezsin. Saat çok geç oldu ve sabah dersim var. Derdin her neyse, normal bir saatte tekrar gelebilirsin.”
Ona neden tekrar gelmesini teklif ettiğimi bile bilmiyorum çünkü onu evime kesinlikle almayacağım. Yatağıma dönüp sıcacık, rahat örtülerin arasına dalıyorum.
Görünüşe göre, bu gece gelecek olan soğuk hava dalgasıyla ilgili haberleri kaçırmışım ve portatif ısıtıcım çoktan kaldırılmıştı, bu yüzden bulabildiğim tüm battaniyeleri yatağıma yığmıştım.
Kollarımı kendime sararak titriyorum. O çılgın piç nerede yaşadığımı nasıl buldu ki?
Kafe olayının üzerinden bir haftadan biraz fazla zaman geçti. Mona ve ben sınıfta kendi halimizde takılıyoruz. Gariplikten bir şekilde kurtulurdum ama bu Hamlet'i, özellikle de kendi evimde, görmek istediğim anlamına gelmiyor.
Yatakta bir o yana bir bu yana dönüyorum, dışarıdaki Hamlet'i düşündükçe ne rahat edebiliyor ne de ısınabiliyorum. Telefonuma tekrar bakıyorum. Gece 2:28.
Yarın okulda bok gibi bir gün geçireceğim. Biliyorum işte.
Ekranımdaki hava durumu uygulaması dışarının eksi beş derece olduğunu söylüyor.
Umarım eve gitmiştir. Pisliğin teki olsa bile bu soğuk adamı öldürebilir. Üzerinde bir montu falan olduğunu sanmıyorum.
İnleyerek, içimi kemiren o düşünceyle yataktan tekrar kalkıp diyafona sürükleniyorum.
“Hâlâ orada mısın?”
Uğuldayan rüzgar hâlâ orada ama titrek bir ses sonunda bana cevap veriyor. “Hâlâ buradayım.”
“Sikeyim böyle işi,” diye hırlıyorum. “İçeri gir. Derdin ne senin?”
Kapı düğmesine beş saniye basılı tuttuktan sonra banyoya koşup bir bornoz giyiyorum. Sıcak tutmuyor ama hiç yoktan iyidir. Kapıya geri koşuyorum ve kapının çalınmasını bekliyorum.
Beş dakika geçiyor ve ben hâlâ bekliyorum. Kapıma kadar gelmesi iki üç dakikadan fazla sürmemeli. Tam yatmaya gidecekken diğer taraftan çok hafif bir tıkırtı geliyor.
Cehennemi serbest bırakmaya hazır bir şekilde güvenlik zincirini çıkarıyorum ama Hamlet'in kanlı yüzüyle karşılaştığımda söyleyeceğim tüm iğneleyici laflar boğazımda düğümleniyor.
Hamlet titreyen dişleri arasında bana zayıf bir gülümseme vererek, “Selam, bücür,” diyor.

Discover Galatea

Kaderin İzleriTales of Regventus 3: RayaKenzo Kitap 3Uzay Tugayı 1: Kırılma NoktasıZincirleme: Las Vegas Bastards

En Yeni Yayınlar

Öyle Bir Şey YokGeriye Kalanlar: John Baker’ın HikayesiŞeytanın Gülü 2: Prangalı AşkKararlı ve AteşliKanadı Kırık Kuşlar 3: Sonsuza Dek Kırık

Okuma listeleri

Hepsini gör

Okuyucu topluluğumuzun derlediğ kitap koleksiyonları ile romantizmin dünyasına dalın.

Zıt kutuplar 3

by sunny_dragonfruit_023

19 kitap

Türkçe

by Asliiturkiye

355 kitap

Iyilik A.Ş

by Kynta

10 kitap

Alfa serisi

by yasemin175

21 kitap

2. Kitap Bekleniyor

by Elf

14 kitap

🌕Moon Goddess🌙

by Moon Goddess

66 kitap

Okudum

by urbeknt

287 kitap

OKUDUKLARIM

by Pharma

301 kitap

D.- Devam ettiklerim

by Hygge

21 kitap

Ceo

by Anamenya

48 kitap

En güzel kitaplar

by Nermin

207 kitap

Beğendiklerimden

by Hygge

28 kitap

En çok sevdiğim kitaplar

by tyrion

46 kitap

Yeni okuma önerileri

by Hygge

8 kitap

Severek okuduklarım

by Hygge

17 kitap