
İntikam Ateşi Kitap 3
Yazar
A. K. Glandt
Okur
18,5K
Bölüm
26
Kurtadamların ve likanların gerilim ve kadim bağlarla bir arada yaşadığı bir dünyada, Terrin kendini kaderindeki eşi Syn ile yeni aşkı Heidi arasında kalmış bulur. Aşkın, sadakatin ve kimliğin karmaşıklıklarıyla boğuşurken, Terrin geçmişiyle yüzleşmeli ve geleceğini şekillendirecek bir seçim yapmalıdır. İsyan tehdidi ve dile getirilmeyen sırların ağırlığıyla, Terrin'in yolculuğu kendini keşfetme ve gerçek bağın gücünü ortaya koyma yolculuğudur.
Birinci Bölüm
Üçüncü Kitap: Karanlıkta Beklerken
TERRIN
Korkunç bir insandım.
Evet, kesinlikle öyleydim.
Bana iyi davranmaktan başka hiçbir şey yapmamış eşime iflah olmaz bir pislik gibi davranmıştım. Öyle ki sonunda öfkeden kendini kaybetmişti.
İşlerin bu noktaya gelmesi benim hatamdı. Kendimi bu duruma ben sokmuştum.
Ama bu, sonuçtan memnun olduğum anlamına gelmiyordu!
Sıkıca bağlı olduğum sandalyeyi öfke dolu bir haykırışla salladım. Ben hayal kırıklığı içinde debelenirken sandalyenin ayakları sallanıyordu.
Kan dolaşımımım yavaşladığı için ellerim uyuşmuştu. Sandalyenin bacaklarına sımsıkı bağlanmış ayak bileklerim hareketlerimi iyice kısıtlıyordu.
Peki, neden mi bir sandalyeye bağlıydım?
Önümde duran sebze tabağı ile karşımda oturan aptal Lycan’ın soğuk yüzündeki alaycı ifade yüzünden!
Hadi ama! Bir de bana mı çocuksu diyordu?
Beni sırf brokoli yemek istemediğim için sandalyeye bağlayan o değil miydi? Ben bir yetişkindim. Canım istemezse brokoli yemek zorunda değildim ama o şeyden nefret ettiğimi bile bile zorla yedirmek istiyordu!
Küçük sinir krizim sona erdiğinde derin bir nefes alıp dik dik yüzüne baktım.
Tek yaptığı kollarını bağlayıp arkasına yaslanarak, “Evet, hâlâ özür dilemeni bekliyorum,” demek oldu.
“Özrünü alıp bir tarafına…” Alnıma bir şey çarpınca sözlerim yarım kaldı.
Yere baktığımda yüzüme çarpıp masaya sıçrayarak lapa olmuş bir brokoli parçası gördüm.
Birkaç saniyelik bir şaşkınlıktan sonra eşime döndüm.
“Sen yüzüme brokoli mi attın?”
“Küfretmen konusunda ne hissettiğimi biliyorsun,” diye cevapladı.
“Ah, Tanrı aşkına!” deyip dilimi ısırırken dizimle masanın altına vurarak sandalyeyi tekrar salladım.
Tabağımdaki vıcık vıcık olmuş sebzelere bakıp dudak büktüm. “Nesin sen, annem mi?” Sen yetişkin bir Lycan savaşçısısın. Beni kusmuğa benzeyen, iğrenç yeşil bir şey yemeye zorlamaktan başka yapacak işin yok mu?”
“Benim için en önemli şey eşim ve en büyük endişem de onun sağlığı. Belli ki sağlıklı beslenme kavramını hâlâ anlayamamışsın ama ben sana seve seve öğretirim!”
“Lune aşkına,” diye homurdanarak Lycan’ın gözlerine baktım. Kelimelerin üstüne basa basa, “Ben senin eşin değilim,” dedim.
Eskiden olduğu gibi korkup kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir köpek yavrusu gibi sıvışmasını bekledim ama son zamanlarda bunu yapmayı bırakmıştı.
Sadece korkunç derecede sakin bir bakış attı. Hayal kırıklığını ele veren tek şey hafifçe sıktığı çenesiydi.
Sandalyesinin iki bacağını sertçe yere vurarak hızla ayağa kalktı.
Masadan uzaklaşırken yaptığı her hareketi pürdikkat izledim. Arkasını dönüp gitmeden önce parmağını ahşap masaya vurarak, “Yemeğini bitirene kadar kalkmıyorsun,” dedi.
Sonra da gitti.
Beni önümde bir tabak soğuk, lapa lapa olmuş brokoli ile bir sandalyeye bağlı bırakarak mutfaktan çıkıp gitti.
Arkasından, “Dur!” diye bağırdım. “Geri dön!”
Sandalyede debelenmeye devam ederken sesim odada yankılandı. “Ellerimi bile oynatamazken nasıl yemek yiyeceğim?”
Aldığım tek cevap ışıkların sönmesi oldu.
Harika!
Şimdi karanlık bir odada bir sandalyeye bağlı şekilde yapayalnızdım.
Bir de Cleo başına gelenlerin kötü olduğunu mu düşünüyordu? En azından onun eşi istediğini yemesine izin veriyordu!
Dakikalar geçip giderken saate bakmaktan başka bir şey yapamadım.
On dakika, yirmi dakika, kırk dakika, bir saat, iki saat, beş saat...
Sonunda pes ettim. “Of! Özür dilerim, tamam mı? Sen kazandın! Özür dilerim!” Ayak seslerini duymayı bekledim ama hiç ses yoktu.
“Hadi, Syn!” diye bağırdım. “Özür diledim ya! Çöz artık ellerimi!” Yine yanıt alamayınca boş odaya bakarak, “Şimdi de beni görmezden mi geliyorsun?” diye bağırdım. “Bak, seni incittiysem özür dilerim. Artık beni çözer misin?”
Yine ölüm sessizliği…
İnleyip başımı arkaya atıp tavana baktım. Bütün gece boş, karanlık odayı izledim. Sonunda bir ses duyduğumda saat sabah altı civarıydı.
Işıklar yavaşça açıldı.
Birkaç dakika boyunca dolap açılıp kapanması, ocak yanması, yağ cızırtısı gibi sesler duyduktan sonra mis gibi pastırma ve mücver kokuları aldım.
Syn dumanı tüten bir fincan kahve ve tepeleme dolu bir kahvaltı tabağıyla masanın etrafından dolanıp karşıma oturdu.
Bana hiç bakmadan, inanılmaz bir yavaşlıkla yemek yemesini izlerken ağzımın suyu aktı.
Yemeğini bitirmesi yarım saat sürmesine rağmen bana yıllar gibi geldi.
Sonra, sanki ben orada değilmişim, hâlâ o lanet sandalyeye bağlı değilmişim gibi ayağa kalkıp kapıya yöneldi.
Boğuk bir sesle, “Bekle!” dedim. Duraklasa da dönüp bakmadı.
Boğuk sesimden utanıp boğazımı temizleyerek, “Artık beni çözebilir misin?” diye sordum. Hemen ardından, “Lütfen…” diye ekledim.
Tabağını büyük bir yavaşlıkla masaya koyduktan sonra dikkatle yüzüme baktı. “Sadece brokoliyi yiyeceğine söz verirsen...”
Dehşet içinde, “Ne?” diyerek geri çekildim. “Onu hayatta yemem! Bu, mümkün değil!”
Çenesini sıkarak öfke dolu bir bakış attı. Çatık kaşlarla, “Peki,” diyerek tabağı alıp uzaklaştı. Sandalyemi mümkün olduğunca gürültüyle sarsarak, “Syn!” diye bağırdım. Sert hareketlerim sandalyenin devrilmesine sebep olunca omuz üstü yere düştüm.
Gözlerime acı gözyaşları doldu.
Her şey üstüme geldiği için sinirlerim bozulmuştu.
Syn hemen yanıma gelip bağlı olduğum ipleri kesti. Beni kucağına alıp çıktığı belli olan omzumu incelerken yanaklarıma tuzlu gözyaşları süzüldü.
Ona ne kadar kötü davransam da benim için endişelendiği belliydi. Bir yandan beni teselli ederken bir yandan pençesiyle gömleğimin kolunu kesmeye çalıştı.
Onu uzaklaştırmaya çalışırken canım yandı.
“Git buradan!” diye tıslarken sesim gözyaşlarımdan boğuktu.
“Terrin, yardım etmeme izin ver. Bırak bir kez olsun…”
“Sana ihtiyacım yok!” diye bağırdım. Zorla hayatıma girmeye çalışmasından usanmıştım. Onu istemediğimi neden anlamıyordu?
Hayatım boyunca aşağılanmış, sadece Cleo hayatıma girdiğinde bundan kaçabilmiştim. Gerçi artık o da yoktu. O aptal Lycan sürüsüyle meşgul olduğu için bana zaman ayıramıyordu. Yine pespaye hâldeydim.
Herkes beni zavallı bir Lycan’ın çocuksu eşi olarak görüyordu. Onların gözünde sürekli eşi tarafından azarlanıp cezalandırılan zayıf, zavallı biriydim. Eşimin yanında bir hiç olduğum için beni erkek gibi görmüyorlardı.
Üstün Lycan eşimin rehberliğine, yönlendirmesine ihtiyaç duyan beceriksiz, geveze, yumuşak bir erkek bozuntusuydum.
Ve bundan nefret ediyordum!
Bir değerim olsun istiyordum. Acınmak değil saygı görmek istiyordum.
Ama Syn sürekli hayatıma girdiği için bunu başaramıyordum.
Lycanların yapmayı bildiği tek şey almak, almak ve daha çok almaktı.
Benden evimi, Cleo’yu, yeni hayatımı almışlardı.
Normal bir eşe, hayata sahip olma şansımı; işimi, özgürlüğümü, öz saygımı, gururumu, hayat amacımı elimden alıp geriye hiçbir şey bırakmamışlardı.
“Ama sana ihtiyacım var...” Syn’in alçak, kederli sesi düşüncelerimi delip geçti.
Bakışlarım ona kaydı. Benden bir adım ötede, onu ittiğim yerde oturuyordu.
Yüzünde bütün hafta boyunca gördüğüm kayıtsızlık ifadesinin yerini savunmasız bir ifade almıştı.
Acı dolu gri gözlerini daha fazla üzerimde tutamayıp yere indirdi.
Kendimi hem bir suçlu hem de bir pislik gibi hissettim. Ne de olsa onun eşiydim ve kurt adamların aksine Lycanların sadece bir eşi vardı.
Onunla kalmam için mücadele etmesi çok doğal olsa da bunun asla gerçekleşmeyeceğini anlamasını istiyordum.
“Çok yazık!” dedim.
Sert davrandığımı biliyordum ama nezaket gösterdiğim an umutlanacağını, hatta beni yanlış anlayacağını da biliyordum. Bu yüzden kaba davranmaya devam ettim.
Belki sonunda bıkıp beni bırakırdı.
Sanki bu, bir şeyi değiştirecekmiş gibi bininci kez, “Ama sen benim eşimsin,” dedi. Gözleri anlamam için yalvarır gibi bakıyor olsa da sorun değildi.
Onu kabul etmemi neden bu kadar çaresizce istediğini çok iyi anlıyordum. Yine de onun ihtiyaçlarını, mutluluğunu kendiminkilerin önüne koyamazdım.
“Bu senin sorunun,” diyerek acımasız bir karşılık verdim. “Çünkü bana kalırsa sen benim eşim değilsin.” Omzumu tutup yerine oturttuktan sonra yerde oturmaya devam eden eşime doğru yürüdüm.
“Eşim olsun ya da olmasın kimseye boyun eğmem ben!”
Hüznü bir anda kayboldu. “Senden asla bana boyun eğmeni istemedim!” diyerek ayağa fırlarken gri gözlerinde şimşekler çaktı.
Ne saçmalık ama...
Ben de zaten boyun eğen tarafın o olmasının imkânsız olduğunu söylemiştim. “İkimiz de baskın olamayız!”
“Neden olmasın?” diye çıkıştı. “Cleo ve Hakota’nın ikisi de baskın.”
Gerçekten mi?
Onları mı örnek veriyordu? Savaşan gururları ve egoları yüzünden yüzleşmek zorunda kaldıkları sorunları mı ortaya dökmemi istiyordu? Hem onlar farklı türlerde baskındı. “Bu, farklı,” dedim.
Ellerini yumruk yapıp dişlerini sıkarak, “Nasıl?” dedi. “İkimiz de erkek olduğumuz için mi?”
Nefret dolu görünmek istemediğim için cevap vermedim.
Birinin hemcinsi ile eş olmasına karşı değildim. Sadece böyle bir eş bağı içinde olamayacağımı biliyordum, o kadar.
Dişileri çekici bulduğum için dişi bir eş istiyordum. Eş bağına rağmen Syn’e karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Benim için bir yabancı olduğunu o da biliyordu.
“Yani kadın olsaydım her şey farklı mı olurdu?”
Dürüstçe, “Evet,” dedim. “Ben de tam olarak bunu söylüyorum.”
Beni yanlış anlamayın. Bir kadın üzerinde hâkimiyet kurmak istediğim falan yoktu.
Cleo’ya çok güçlü olduğu için hayrandım ve güçlü bir kadın eşe sahip olmanın fena olmayacağını düşünüyordum. Eşimden üstün olmak istemediğim gibi ondan aşağı da olmak istemezdim.
“Sırf erkeğim diye bir şans bile vermiyorsun.”
Öfkesine rağmen ne kadar kırıldığını görebiliyordum. Yine de yumuşak davranamazdım. Ne kadar soğuk, sert olsa da acı gerçeği duymaya ihtiyacı vardı.
“Vazgeç artık, Syn. Seni istemiyorum ve hiçbir zaman da istemeyeceğim.”
Gözlerindeki ateş sönerken yüzünde tekrar o buz gibi ifade belirdi. Bana dik dik bakarken tüyler ürpertici bir havaya büründü.
Ürkmek bir yana gözlerimi bile kaçıramadım.
Hayvani bir hırıltıyla dişlerini suratıma geçirdiğinde geriye doğru sendeledim.
Omuzlarıma korkunun ağır yükü çöktü. Ciğerlerimdeki hava çekilirken kalp atışlarım hızlandı. Syn’in yaydığı tehlikeyi hissedebiliyordum.
Hayatımda hiçbir zaman, Hakota’ya karşı bile böyle hissetmemiştim.
Syn’in dayattığı egemenliğin ağırlığı karşısında başım öne eğildi. Bir hırıltı daha çıkarıp hızla yanımdan geçip giderken omzuma çarptı.
Gözlerimi yere dikmiş çılgınca atan kalbimi sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da nefesimi kontrol altına almaya çalışıyordum.
Kendimi bırakamazdım.
Özgürlüğümün son kırıntısını da kaybedemezdim.









































