
Milenyum Alfası Kitap 2
Yazar
Sapir Englard
Okur
16,0K
Bölüm
30
Doğaüstü güçlerin insan hayatlarıyla iç içe geçtiği bir dünyada Reyna, bir vampire dönüşmenin eşiğinde lise dramlarıyla ve ölümcül sırlarla boğuşuyor. O ve arkadaşları art arda işlenen vahşi cinayetleri araştırırken kendilerini karanlık büyünün, kadim intikamların ve gizemli yaratıkların örgüsünde bulur. Ailesi ve arkadaşları tehlikedeyken Reyna, korkularıyla yüzleşip sevdiklerini korumak için gizli güçlerini kucaklamak zorundadır.
Öldürmek Yok
EVE
DÖRT AY SONRA
Reyna yumruğunu havaya savurdu. Geriye doğru çekilip kolayca yumruğundan kurtuldum.
“Fazla yavaşsın,” dedim sırıtarak.
“Sen kim bilir kaç bin ~yaşındasın,” diye karşılık vererek alnındaki terleri sildi. “Bu hiç adil değil. Senin pratik yapman için tonla zamanın oldu.”
Gözlerimi kısarken alnımdaki damar gözle görülür biçimde seğiriyordu.
Yaşımla ilgili ima ettiğini kaçırdım sanma, ~dedim Reyna ile telepatik iletişim kurarak.
“Tanrım, kafamdan çık!” diye bağırdı. “Bunu yapmandan nefret ediyorum. Bu kadarı sınırı aşmak oluyor.”
“Bu kadar dramatik olma,” deyip gözlerimi devirdim. “Vampir olmaya karar verdiğinde, sınırları aşan güçlerin olacak.”
“Eğer vampir olmaya karar verirsem elbette,” diyerek beni düzeltti.
İki yıldan biraz fazla bir süre içinde, Reyna hayatının en zor kararını vermek zorunda kalacaktı...
Damarlarında akan vampir kanıyla barışıp, hayatını sonsuza dek değiştirecek bir ritüele girip girmeyeceğine karar verecekti.
Ben de zamanı geldiğinde onun hem fiziksel hem de zihinsel olarak hazır olduğundan emin olacaktım.
“Tekrar yapalım,” dedim, savunma pozisyonuna geçerek.
“Eve, açlıktan ölüyorum! Bu antrenmanları en azından kahvaltıdan sonra yapamaz mıyız?” diye sordu Reyna, midesi neredeyse onun gibi homurdanıyordu.
“Bana bir şekilde vurabilirsen, küçük bir çizik olsa dahi, antrenmanı erken bitirebiliriz,” dedim.
Reyna yumruğunu kaldırırken yorgun yüzünde hayata dönmüş bir ifade belirdi.
“Bana uyar.”
***
Reyna okula gittikten sonra sürü evindeki boş yemek masasına oturdum.
Yüzlerce yıl önce, kızım Snow'u kurtarmak için vampir olmaya karar vermiştim.
Çünkü bizi ayıran güçle savaşmak için her türlü güce ihtiyacım vardı.
Öte yandan Reyna çok daha farklı bir hayat yaşamıştı. Vampirlik, gelişim yıllarını Lumen'in yerel lisesinde içine kapanık bir emo olarak geçiren on yedi yaşındaki bir kız için kolay bir seçim olmayacaktı.
Bunu hiç istememişti. Yine de Morgan servetinin varisiydi ama bunu da hiç istememişti. Reyna göründüğünden daha güçlüydü ve hayatın önüne çıkardığı her şeye, en azından onu tanıdığım birkaç aylık süreç içinde her zaman uyum sağlayabilmişti.
Hangi yolu seçerse seçsin...
Ben, sadece onun bir seçeneği olduğundan emin olmak istiyorum.
~
REYNA
Anya ayaklarını çalışma salonundaki masanın altında huzursuzca yere vuruyordu.
“Anya, yapma şunu,” dedim dişlerimi sıkarak.
Nefesinin altında “Duramam,” dedi. “Bu gece için çok heyecanlıyım.”
İtiraf etmeliyim ki ben de öyleydim. Sürü evinden birkaç adam ormanda gizli bir parti veriyordu ve Eve'in haberi yoktu.
İçim içime sığmıyordu.
Eve'le her gün antrenman yapmak ve çoğu zaman başarısız olmak canımı sıkmaya başlamıştı.
Ve finallere hazırlık daha da kötüydü.
Etrafım yüzlerce azgın kurt adamla çevriliyken okula odaklanmak epey zordu.
Elbette, ergenlerin beyninde seks sürekli dönüp duruyordu. Ama geçen hafta koridorlarda önceden hiç görmediğim kadar elbiseleriyle sevişen çiftlere şahit olmuştum.
Sanki Şehvet Pusu yeniden başlamış gibiydi ama bu hiç mantıklı değildi. Çünkü bu dönemi birkaç ay önce zaten yaşamıştık.
Belki de herkesin ihtiyacı olan şey bir partiydi. Biraz stres atmak için bir fırsat gerekiyordu.
Eve'in antrenman sırasında canıma okuduğunda buna ihtiyacım olduğuna adım gibi emin olmuştum.
~
Sandalyeme gömülüp duvardaki saati izledim. Her geçen saniye sonsuzluk gibi geliyordu.
Çalışma salonunda görevli öğretmenimiz Bay Bateson, müdür yardımcısı Bayan Pilgrim içeri girdiğinde masasında kâğıt işleriyle uğraşıyordu.
Normalde, tam olarak bir kadın öğretmenin tanımına karşılık gelecek şekilde görünürdü ama bugün kalçaları baştan çıkarıcı bir şekilde salınıyor ve neredeyse on beş santimlik topuklu ayakkabıları döşemede tıngırdıyordu.
Sürdüğü vanilya aromalı losyonunun kokusu onunla birlikte yayılıyordu.
Ağzım açık kaldı, Bay Bateson başını kaldırıp ona baktığında onunki de aynı şekilde.
Bayan Pilgrim, masasının üzerine eğilip onun kulağına yaklaşan Lumen Yüksek Karnavalı için gönüllüler ve eşlikçiler hakkında bir şeyler fısıldarken göğüs dekoltesinin açılmasına aldırış etmedi.
Ama Bay Bateson, onun söylediklerini dinlemiyor gibiydi. Onu baştan aşağı süzmekle fazlasıyla meşguldü.
Bay Bateson, hafifçe hırıldarken elini onun beline uzattı.
Bayan Pilgrim, boynunu eğip saçlarını bir tarafa alarak utangaç bir şekilde gülümsedi.
Bayan Pilgrim sonrasında sınıfın kapısından topuklu ayakkabısının tıkırtısı eşliğinde çıkarken, Bay Bateson onu arkasından salyalarını akıtarak izledi.
Tamam, belki de Şehvet Pusu sahiden yeniden başlıyordur? Ama ikinci bir Şehvet Pusu yaşamak mümkün mü?
~
Sonunda zil çalarak bana özgürlüğümü bahşetti.
Hepimiz koridora çıktığımızda, Lumen Lisesi’ndeki çocuklar bağırıp çağırarak hafta sonu planlarını birbirlerine anlatmaya başladılar. Anya ile ben ise kitaplarımızı yerine koyup diğerlerini almak için dolabın önünde durduk.
Münazara kulübünün başkanı Meagan Stanley'i karşımızdaki duvara yaslanmış şekilde gördüm.
Erkek arkadaşının bir eli eteğinin altındaydı ve diğer eli kızın uzun sarı saçlarını kavramış başını geriye doğru çekmiş, dudaklarıyla boynunda geziniyordu.
Kızın gözleri benim gözlerime odaklandı ve dudaklarını sakince yalayarak beni yanlarına davet etti. Sonra erkek arkadaşı beni fark etti ve gülümsedi.
Hızlı bir şekilde kafamı başka bir yere çevirdim. “Anya, acele et!”
“Tamam, tamam, öf,” diyerek dolabını kapattı.
Meagan ve ben arkadaştık ama o tarz bir arkadaş değildik.
Son zamanlarda tüm bu insanlara neler oluyordu?
~
Oradan ayrılırken, içimde bir yerlerde… İçimi gıdıklayan bir hissin ortaya çıktığını… İnkâr edemezdim.
Bu duygu da neydi?
~
Bu, vampir eğitimimin derinliklerine indiğimde bazen hissettiğim o duygunun aynısıydı ve güçlerimin yüzeye çıkmaya başladığını hissediyordum. Sanırım bu duygu…
Arzuydu.
~
RAPHAEL
Hayatım boyunca hep bir savaşın içinde bulundum. Savaşımı gerek dışarıdaki dünyayla verdim. Gerekse kendi içimde.
Ama bu sefer, bu savaş her iki tarafta da yaşanacaktı.
Milenyumun ve tüm Alfaların Alfası olarak elbet bir gün, sürümü Barron von Logia’ya karşı sürecektim. O dışarıda bir yerlerde hepimiz için bir tehditti.
Kızım için bir tehditti...
~
Ne planladığını bilmiyordum ama öylece oturup hiçbir şey yapmadan onun bir hamle yapmasını beklemeyecektim.
Onun bir şekilde izini sürecek ve yaptıklarının bedelini ödetecektim.
Ama bir baba ve Eve'in eşi olarak, şimdilik benim yerimin Lumen olduğunu biliyordum. En sevdiklerimi korumak için savaştan kaçınmam gerekiyordu.
Eve'i bir daha asla yalnız bırakamazdım.
Eşimin kıpırdanıp doğrularak oturuşunu, uzun siyah saçlarının sırtından aşağı süzülüşünü izledim.
Uzandı, beli sırtından iç kısma doğru kıvrıldı. Ayağa kalkarken çarşafın üzerinden düşmesine müsaade edip iç çamaşırını giydi.
Kollarını sutyeninin askılarından geçirdi, kopçasını arkasında taktı. Omuzlarının arkasına doğru yatışıyla sırtındaki kaslar belirginleşti. Işık, bazen kanatlarının çıktığı yara izlerine düşüyordu.
Kot pantolonun içine girdi, giydiği tangayı görmem uyarılmama yetti, zaten tekrar uyanmaya hazır durumdaydım.
Benim Eve'im.
~
Beş yüz yıllık zaman, çalınan anılarımızla yok olup gitmişti.
“Morganlar’a gidiyorum,” dedi Eve, parlak mor gözleriyle bana bakmak için zarif boynunu çevirirken.
O gözler.
~
Yüzünü aydınlatıyorlardı.
Bütün odayı aydınlatıyorlardı.
Eve ne kadar sert olursa olsun, beni her zaman tek bir bakışıyla uyandırabilirdi.
“Neden sen de gelmiyorsun?” diye sordu. “Reyna'ya tırpanımı nasıl kullanacağını öğretiyorum.”
“Ben gelmeyeyim. Sen git. Halletmem gereken işlerim var.”
“İş?” Eve biraz şüpheli bir tavırla sordu. Bir kedi gibi yatağa doğru süründü. “Bu oldukça belirsiz bir cevap,” dedi, boynumu öperek. “Beni uzak tutuyorsun, öyle mi?”
Onu tuttum, sırtını çevirerek dudaklarını ve alnını öpebildim.
“Asla,” dedim. “Katlanabileceğim tek uzaklık aramızdaki otuz santimlik bir mesafe olur.”
Eve beni sırıtarak itti. “Daha çok yirmi santim gibi.”
Bileğini tutup kendime çektiğimde direniyormuş gibi yaptı. “Ölçmek ister misin?”
Ama ben daha ileriye gidemeden, o şimşek hızıyla kapıya ulaşmıştı bile. Vampir hızı beni hep gafil avlıyordu.
“Üzgünüm, eğitimim var. Ama belki daha sonra kendi aramızda bir ders yapabiliriz,” dedi.
Bundan emin olabilirsin.
~
O gittikten sonra telefonumu aldım...
Raphael
Onu buldun mu?
Killian
Barron'dan bir iz yok
Killian
Ama bir ordu topladığı hakkında söylentiler var.
Raphael
Bir ordu... Ne için bir ordu?
Killian
Bunun doğru olduğundan bile emin değilim
Killian
Çok titiz davranmış
Killian
Hiçbir iz bırakmamış
Raphael
Herhangi bir rota çizdin mi?
Killian
Gibi...
Killian
Kiev'e gidiyorum
Raphael
İzini kaybetme.
Raphael
Ve beni haberdar et.
Telefonumu bırakırken pençelerimi kuş tüyü yastıklara sapladım.
Eğer söylentiler doğruysa, Barron von Logia bu sefer sağlam bir şekilde ortaya çıkacaktı.
Her şeye hazırlıklı olmalıydım.
REYNA
Cipimi partinin yanındaki sisli bir alanın ortasına park ettim ve camlarımı kapattım.
“Geldik,” dedim, midemin derinliklerindeki beklenti hissiyle beraber.
Hiçbir zaman partilere giden tarzda kızlardan olmamıştım ama son zamanlarda hepsine davet ediliyordum. Herkes beni görmeye ya da benimle görünmeye bu kadar hevesliyken okulda görünmez olmak artık çok zordu.
Onlar için Morgan servetinin varisiydim.
Anya halihazırda ilgiye alışkındı. Bu durumdan keyif alıyordu.
~
Sakızını çiğniyordu ve parıldayan pembe bluzu içinde bir prenses gibi görünürken başını sallamıştı. “Hadi bu partinin hakkını verelim!”
Aniden, arka koltukta bir kıpırtı duyduk ve bir yığın battaniyenin altından dağınık saçlar beliriverdi.
“Snow!” diye bağırdık Anya ile aynı anda.
Yüzünde masum bir gülümsemeyle bize baktı.
“Seni küçük kaçak yolcu! Annen beni öldürecek!” dedim, hissettiğim beklenti endişeye dönüşmüştü.
“Öldürmek yok,” dedi Snow, alnını kırıştırarak.
Alnımı ovuşturdum. Daha fazla dışarı çıkmak istediği için kızı suçlayamazdım. Beş yüz yıl esir tutulmak zor olmalıydı.
Ama henüz, sıradan on dört yaşındaki bir çocuk kapasitesindeymiş gibi davranamıyordu.
Bebek bakıcısı rolünü üstlenmek istemiyordum.
“Onu eve götürmeliyiz,” dedim, Anya'ya dönerek.
Anya, “Rey, bu partiyi kaçıramayız,” diyerek sızlandı. “Hadi ama, hem sadece bir saat. Bir şey olmaz!”
İç çekerek, pes etmenin tartışmaktan daha kolay olduğuna karar verdim. Snow’a, “Araba kal,“~ dedim. “Ve kapıları içeriden kilitle. Anladın mı?”
Bu durumdan pek memnun görünmese de başını salladı.
Arabanın kapılarını biz çıktıktan sonra içeriden kilitledi ve bu gece gerçek hayatta eğlenme beklentimin, endişelerimi bastırmasına aldırış etmedim.
Serin gecede, havada birbirine karışan sesler duyduk ve kurumuş yaprak yığınlarının arasından kısa bir tepeden aşağı yürüdük.
“Jed geliyor mu?” diye sordu Anya.
“Bilmiyorum,” diye cevap verdim.
“Komik, halbuki çok konuşuyor gibisiniz,” dedi Anya küçük bir sırıtışla.
Gerçek şu ki, Jed her zaman Milenyum Sürüsü'nün Deltası olmakla meşguldü. Biz, bir süre önce bir an yaşamıştık ama şimdi sadece benim için iyi bir arkadaştı.
Bir kız arkadaşı olması fikrine asla aşırı derecede sıcak bakmamıştı ve zaten bir kız arkadaş için zamanı olduğunu da düşünmemiştim.
Bu benim için iyiydi çünkü onu daha çok bir erkek kardeş gibi görüyordum. Ya da belki bir kuzen gibi.
Bir kereliğine öpüştüğüm bir kuzenim gibi.
“Öyle değil, Anya,” dedim biraz savunmaya geçerek.
“Ayneeen,” dedi, gülümseyerek.
Kız kardeşim istediğini düşünebilirdi.
Ama, Jed ile benim aramızda kesinlikle ~bir şey yoktu.
İnsanların bir ateşin sıcaklığı etrafında içki içip dans ettiği bir alana vardık.
Ve Jed oradaydı. Az önce geldiğimin kokusunu almış gibi döndü, yüzüne vuran alevler yüzünü aydınlattı. Bize el salladı.
Neredeyse kıpırdamamıştı bile ama heyecanlı yüz ifadesi bacaklarının arasında bir kuyruğun sallandığını hayal etmeme yol açtı.
“Seni burada gördüğüme şaşırdım,” dedim, ona dostça sarılarak.
“Hey, Deltaların da rahatlamaya ihtiyacı olur,” dedi sırıtarak.
Birisi müziğin sesini açtı ve yakınımızdaki bir çift ateşli bir şekilde öpüşmeye başladı. Hemen gözlerimi kaçırıp kendime geldim.
“Delta görevi nasıl gidiyor?” diye sordum, nefes nefese ve hırıltılar içinde bana çarpan çifte bakmamaya çalışarak.
“Sürü evi son zamanlarda rayından çıktı,” diye cevap verdi Jed, bana bir adım daha yaklaşarak. “Gabriel, İlahi Avcılar'ı takip etmek için Batı Yakası Sürüsü’nün yarısını aldı, bu da Raphael ve biz Milenyum Kurtları’nın Lumen’e tek başımıza göz kulak olmamız gerektiği anlamına geliyor. Oldukça stresli.”
“Okul da rayından çıkmış durumda,” dedim. “Herkes bir şeyin etkisindeymiş gibi davranıyor.”
Başka bir çift birbirlerinin kıyafetlerini yırtmaya başladı ve biri çalılıklara düşmeden önce, “Seviş benimle!” diye bağırdı.
“İğrenç. Sanki Şehvet Pusu tekrar başlıyor gibi,” dedim tuhaf bir hisse kapılırken.
Jed cevap bana cevap veremeden, ormanın karanlığında parlayan mavimsi beyaz bir ışık yakaladık.
Bu ay ışığı değilse... Peki nedir?
~
Partinin gürültüsünü aniden yankılanan bir çığlık sesi böldü. Herkes durdu.
“Reyna, bak!” dedi Anya, tepenin üstündeki arabamı işaret ederek.
Kapı açıktı, tavan lambası yanıyordu ve koltuklar boştu.
“Snow...” diye mırıldandım nefesimin altında.
Jed'in elini tuttum ve çığlığın olduğu yere doğru koştuk.
Tepeye vardığımızda, bir grup insan toplanmıştı bile. Çoğu yarı giyinik vaziyetteydi, kıyafetleri yerlere fırlatılmıştı. Çıplak göğüsler, popolar ve pazılar ay ışığının altında görünüyordu.
Kalabalığı yararak ilerlerken karşımdaki manzarayı görünce gözlerim dehşetle fal taşı gibi açıldı.
Snow.
~
Dizlerini yüzüne çekmiş, ileri geri sallanıyordu ve yüzünde boş bir ifade vardı.
Yanında münazara kulübünden Meagan Stanley vardı.
Sarı saçları kana bulanmıştı.
Uzun bacakları, erkek arkadaşının saatler önce konumlandırdığı şekilde, olağandışı açılarda açılmıştı.
Kafası boynundan ayrılmıştı.
Snow ileri geri sallanırken iki kelimeyi durmaksızın tekrar ediyordu.
“Öldürmek yok.”








































