İnsanlar telefonları olmadan bunu nasıl yapıyorlardı? Bir harita mı bulmam gerekiyor?
~
Haritalar hâlâ satılıyor mu?
~
Otobüs saatleriyle ilgili herhangi bir bilgi bulamadım, bu yüzden o korkunç sosisli sandviçi aldığım marketteki kadına koştum.
“Bir sonraki otobüs ne zaman kalkıyor?” diye sordum sesim titreyerek.
Kadın şaşırmışa benziyordu.
“Bilirsin, az önce burada olan otobüs gibi,” dedim.
“Buraya otobüs gelmez kızım.”
“Ama… Az önce bir otobüs durmuştu ya…”
“Onların durmalarını engelleyen yok. Ama burası durak değil.”
“Yani buradan çıkış yok… Neredeyiz biz?"
Kadın, “Hook Springs, Teksas, tatlım,” dedi alay edermişçesine. “Her zaman bir çıkış yolu vardır. Eğer gitmek istiyorsan yani.”
Bana göz kırptığına yemin edebilirim.
Ana caddede yürürken, Burası çok garip, diye düşündüm.
Şimdi ne yapacağım?
~
Yola çıkmadan önce hiçbir şeyi enine boyuna düşünmemiş olduğumu fark ettim.
Bir sırt çantası, birkaç dolar ve dürüst olmak gerekirse korkunç bir saç kesiminden başka hiçbir şeyim olmaksızın hiçliğin ortasında sıkışıp kalmıştım.
Tek istediğim bir yere kıvrılıp ağlamaktı.
Kafamdaki nazik, yabancı ses, Bu maceranın bir parçası, dedi. Evrene güven.
~
Genelde böyle saçmalıklara inanmazdım.
Yine de boğazımdaki yumru geçsin diye yutkundum ve kafamı toplamaya çalıştım.
Filmlerde gördüğünüz türden, ıssız, küçük bir kasabaya benziyordu.
O sırada, sanki bir işaretmiş gibi, tek başına etrafta dolanan, eğersiz bir at köşeyi döndü ve bomboş olan caddeden aşağı indi.
Evrenin kesinlikle komik bir zamanlama anlayışı var.
~
Atın arkasında ona yetişmek için koşturan bir adam vardı.
Benden yaşça fazla büyük olamazdı. Uzun boyluydu, kovboy şapkasının altındaki saman sarısı saçları dağınıktı ve kolları dirseklerine kadar kıvrılmış bir kot gömlek giyiyordu.
Çok hoş.
~
Ve çok stresli.
Adam, “Barry, buraya gel oğlum!” diye bağırdı ürkek ata.
Yüzüme bir gülümsemenin yayıldığını hissettim.
Kim atına Barry ismini koyardı ki?
~
Genç kovboy sonunda Barry'nin dizginlerini ele geçirdi. Kaçak at ve onun kısa süreli özgürlük arayışıyla empati kurdum.
Umarım senden daha uzun süre dayanırım dostum.
~
Yakışıklı adam, atı usulca tozla kaplı bir markete götürdü ve bir bisikletmiş gibi dışarı bağlarken atın burnunu okşadı.
Adam onu izlediğimi fark etmemişti. Yeni kâküllerim sayesinde olabilir. Kâküllerimin beni görünmez kılması hoşuma gitti.
Neden bilmiyorum ama onu markete kadar sessizce takip ettim. Sanırım merak beni ele geçirdi.
Hem kim bilir, belki buradaki biri bana yön gösterebilir...
~
Hangi yön olursa.
~
İçerisi dışından bile daha eski püsküydü. Toz tutmuş yem çuvalları, hırdavat, büyük yağ bidonları, bu tür şeylerle doluydu.
Evcil hayvan maması ve konservelerin olduğu bir koridora girdim ve yakışıklı adamın kasiyerle konuşmasını dinledim.
“Melekler nasıl?” diye sordu kasiyer.
“Harikalar. Sezona hazırlanıyorlar.”
Melekler.
~
Melekler ne olabilirdi? Açık hava sporlarına düşkünmüş gibi görünen bu herifin seksi kadın casuslardan oluşan bir çete yönettiğini hayal bile edemiyordum.
Dinlemeye devam ettim.
“Siz çocukların çiftlikteki işi yoğun olmalı.”
“Kesinlikle öyle. Aslında bize yardım edecek birini arıyoruz. Duncan barış gönüllülerine katılacak.”
Aklıma bir fikir geldi.
Bir çiftlikte çalışabilirim.
~
Özellikle patron böyle enfes biriyse.
Kulağa çılgınca geldiğini biliyordum ama Houston’a gitmek için otostop çekmek de öyleydi.
Oraya vardığımda ne yapacağım ki?
~
Bunu düşündükçe, büyük bir şehirde parasız ve arkadaşsız tek başına kalma fikri ürkütücü geliyordu.
Ayrıca biri tarafından tanınabilirdim, bu risk gittikçe artıyordu.
Ama burada kimse beni aramazdı. Burası güzel de görünüyordu, atınızı marketin dışına bağlayabileceğiniz türden bir yerdi.
Seçenekleriniz azaldığında karşınıza çıkan fırsatlara atlamanız gerek.
Tesadüfen buraya gelmişim gibi görünmeye çalışarak tezgâha yaklaştım. “Merhaba, sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu yaşlı kasiyer nazikçe.
“Mikro SD kablonuz var mı?” diye sordum kablonun burada bulunmamasını umarak.
“Belki vardır, arkaya bir göz atayım.”
Kasiyer beni ve yakışıklı kovboyu yalnız bırakarak kabloyu aramaya koyuldu.
Sözcükleri uzata uzata konuşup başarısız Güneyli aksanımdan utanarak, “Çiftlikte yardımcı olacak birini arıyorsun, öyle mi?” diye sordum.
Yakışıklı adam “Aynen öyle,” diye cevap verdi ve büyük elini uzattı. “Seni daha önce buralarda görmemiştim. Adım Jason. Jason Walker.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Riley…”
Lanet olsun.
~
Sahte bir isme ihtiyacım olduğunu unuttum.
~
“Riley... Davies. Riley Davies,” diye kekeledim adamın elini sıkarken.
Elleri sertti ama bu, hoş bir sertlikti. Sanki sabahı odun keserek geçirmiş gibi.
“Şehre yeni mi geldin?”
“Öyle denebilir,” dedim. “Buraya taşınmayı düşünüyordum. Bahsettiğin şu işi merak ediyorum.”
“Ahırlarda çalışma deneyimin var mı?”
“Bir atla nasıl başa çıkılacağını biliyorum,” diye cevapladım, rahat görünmeye çalışarak.
Bu da ne demek oluyor?!
~
“Mükemmel. Bilgilerini alabilirim ve bir ara çiftliğe uğrayabilirsin… Tabii şu an müsait değilsen.”
“Şimdi gidebiliriz,” dedim. Sesimin gerektiğinden fazla hevesli çıktığını fark ettim.
Jason, Barry'nin ipini çözerken, “Bu senin araban mı?” diye takıldım.
Jason güldü. Barry'nin yüzünü okşarken, “Evet. 2008 yılı, Klasik model. Sürmesi eğlenceli, her zaman güvenilir değil,” dedi.
“Arabam yolun hemen aşağısında. Barry’i dışarı çıkardığımda kaçmayı başardı,” diye devam etti Jason gülümseyerek.
“Şehirdeki veterinere götürülmesi gerekiyordu. Biraz karın ağrısı vardı. Ağrının kötüleşmesini istemeyiz, değil mi?”
“Yoo,” diye cevapladım. Bu konuda deneyimliymiş gibi davrandım. “Kesssinlikle olmaz, efendim.”
Aksanım berbat ya.
~
“Öyleyse, onu arkaya koyalım ve yola çıkalım.”
Barry'i Jason'ın kamyonuna götürdük. At burnunu boynuma sürtüp duruyordu.
“Sanırım seninle flört ediyor,” dedi Jason sırıtarak.
Kamyona vardığımızda gülerek, “Hadi canım!” dedim ve Jason arka kapıyı açtı.
“Tamam, içeri alabiliriz,” dedi ve benim devralmamı bekledi.
Hay aksi.
~
Atlarla ilgili çok fazla deneyime sahip olmama rağmen daha önce hiçbirini bir araca yüklemek zorunda kalmamıştım.
Derin bir nefes aldım.
Sadece atı içeri götür, diye düşündüm. Yapabilirsin.
~
Barry beni kolayca takip etti. Ama kamyon kasasının arkasına sıkışıp kalmıştım.
Kenara geçip dışarı atladım.
Jason, “Daha önce bu şekilde yapıldığını görmemiştim,” dedi.
Böyle yapılmamasının geçerli bir nedeni olmalı.
~
“Şey, bilirsin… Onları doğrudan içeri götürmeyi seviyorum. Bu işte beraber olduğumuzu bilsinler diye.”
Kes sesini Riley.
~
Jason'ı kamyonun önüne kadar takip ettim ve içeri geçtim. Jason aracı çalıştırdı ve otoyola çıktı.
“Nerelisin Riley?” diye sordu nazikçe.
“Massachusetts…“
SİKTR!
~
Şu yeni kimlik işinde çok KÖTÜSÜN be Riley.
~
Hazır laf açılmışken ona sosyal güvenlik numaranı da ver en iyisi!
~
“Cambridge,” diye ekledim.
En azından daha önce orada bulunmuştum. Oralıymış gibi davranabilirdim.
“Vay canına. Bayağı uzakmış. Seni buraya ne getirdi?”
“Mekân değiştirmeye ihtiyacım vardı.”
“Sen de kalkıp buraya mı geldin?”
“Evet! Ama arabam bozuldu, ben de otostop çektim.”
“Bunu duyduğuma üzüldüm,” dedi anlayışla. “Kasabada süper bir tamirci var.”
“Ah, hayır, iş işten geçti. Araba havaya uçtu.”
Tanrım.
~
Bu işe yaramazsa otostopla Hollywood'a gidip senarist olmalıyım.
~
Ama kimse uydurdum hikâyelere inanmaz.
~
“Aman Tanrım, iyi misin?” diye sordu Jason, gerçekten endişelenmişti.
“İyiyim! Arabadan tam zamanında çıktım. Eşyalarımın çoğunu kaybettim,” dedim omuz silkerek.
Jason bana hayranlıkla baktı.
“Sen cesur bir kızsın Riley,” dedi ve bana gülümseyince komik bir şey söyleme isteğiyle doldum.
“‘Meleklerin’ hakkında konuştuğunu duydum... Burada 1970’lerden kalma bir casus şebekesi falan mı yönetiyorsun?”
“Korkarım hayır. Ama yıldız binicilerden oluşan atlı akrobasi takımımıza yardım ediyorum. Hatta ara sıra onlarla gösteriye çıkıyorum.”
“Çok iyi,” dedim. Bunun ne anlama geldiği hakkında bir fikrim varmış gibi soğukkanlılıkla başını salladım.
Jason ıtobandan çıkıp çakıl yola saptı. Aracı, kamyonun altına çarpan taşları savurdu.
Toprak kuraktı, etrafta dayanıklı görünen ağaçlar vardı. Yolun yaklaşık bir buçuk kilometre aşağısında, ön taraf kırsal cazibeyle dolup taşan, geniş, çiftlik tarzı bir eve ulaştık.
Jason kamyonu evin arkasına sürdü, buranın bir çeşit ahır olduğunu tahmin ettim.
Boston dışında, buna benzer yerlerde bulunmıştum… Yani sayılır. Kendimi bunu yapabileceğime ikna ettim.
En azından Jason’ın beni işe alacağına emindim. İyi anlaştığımızı düşünüyordum.
Ne kadar zor olabilir ki?
~
Jason aracını park etti ve kamyondan indik. “Evin güzelmiş,” dedim.
“Teşekkürler, her şey onun sayesinde gerçekleşti.” Jason, arkamdaki adama el salladı. “Merhaba baba.”
Uzun boylu, kır saçlı, kibar, kırışmış bir yüze sahip adamı görmek için döndüm.
“Bu Riley, ta New England'dan gelmiş. Çiftlikte yardımcı olarak çalışmak için görüşmeye geldi,” dedi Jason babasına.
“Ben Chris,” dedi yaşlı adam, elimi arkadaşça bir tavırla sıkarak. “Tanıştığımıza memnun oldum.”
“Ben de.”
İçten içe gergindim.
Bu çiftlik işinin A planım olduğuna kendimi inandırmıştım. Ayrıca, ata binmeyi hep sevmişimdir.
Nereye gideceğimi ya da ne yapacağımı bilmediğim sırada birden karşımda yakışıklı bir kovboy ve asi atı belirmişti.
Ama Jason patron değil.
~
“Hadi gidip konuşalım,” dedi Chris. Başımı sallayıp onu ahırın yanındaki küçük ofise kadar takip ettim.
Chris dağınık masasının yanına oturmamı işaret ederken, “Deneyimlerinden bahseder misin?” diye sordu.
“Seyislik yaptım,” dedim, aklıma gelen ilk şeyi söylemiştim. “Pislikleri, dışkıları, dizgin ve eyerleri temizler, samanı taşırdım.”
Chris'in yüzünde oğluyla aynı nazik ama rahatsız edici derecede okunması zor bir ifade vardı.
“Yanında özgeçmişin var mı?” diye sordu.
“Yanımda değil.”
“Söyle bakalım, nerelerde çalıştın?” diye nazikçe devam etti.
“Sunny Creek Ahırları'nda. Ve Maple Ridge. İkisi de Massachusetts'te.”