
Sahte Aşkın Tutkusu
Emily’nin kusursuz sandığı dünya, hayatının aşkı Charles’ın onu bir anda terk etmesiyle altüst olur. Hem incinen hem de öfkeden deliye dönen Emily, ona geri vurmanın tek bir yolunu bulur: Charles’ın asla hazmedemediği o çocukla, Adrian Mackey’le sahte bir ilişkiye başlamak.
Adrian okulun baş belasıdır; dersleri asar, kavgalara karışır, kimsenin ne düşündüğünü umursamaz. Başta her şey sadece intikam için bir oyundur. Adrian içinse bu, ezeli rakibiyle kafa bulmanın fırsatıdır.
Ama oyun uzadıkça, aralarındaki bakışmalar, söylentiler ve kıvılcımlar sahte olmaktan çıkar. Emily ve Adrian ilişkiyi sahte başlatmış olabilir… ama kalpleri bu oyuna uymaya pek niyetli değildir.
Bölüm 1
EMILY
En azından babam hep böyle derdi. Onun zamanında insanların lise aşklarıyla evlendiğinden, bunun dünyanın en normal şeyi olduğundan bahsederdi.
Doğruyu söylemek gerekirse ben buna hiç inanmazdım. Bana göre lise ilişkileri asla yürümezdi. Babamla arkadaşları için öyle olmuş olabilirdi ama bizim nesil? Biz sadece tamamen batmamaya çalışıyorduk.
Yine de lise aşkının gerçekte ne anlama geldiğini öğrenmeden önce, hayatım dışarıdan bakıldığında oldukça mükemmel görünüyordu. Yıldız oyun kurucu bir erkek arkadaşım vardı, iki harika en yakın arkadaşım, hep yüksek notlarım ve beni gerçekten seven öğretmenlerim... Sanırsınız ki o klişe gençlik filmlerinden birinde yaşıyordum.
Popüler grupla takılmak bana aidiyet duygusu veriyordu. Sanki sonunda gerçekten onlardan biri olmuştum.
Pazartesi sabahıydı ve ben hâlâ yataktaydım, sanki son umudummuş gibi uykuya tutunuyordum. Pazartesiler berbat olur ama bu kez gözlerimi açmama, hatta gülümsememe neden olan bir şey vardı.
Birinci yıl dönümümüzdü.
Biliyorum, kulağa çok klişe geliyor. Ama Charlie’ye dokuzuncu sınıftan beri âşıktım. Bana çıkma teklif ettiğinde az daha düşüp bayılacaktım.
Yataktan sürünerek kalktım, tökezleye tökezleye banyoya yürüdüm. Hayatımın en hızlı duşunu alıp odama geri koştum. Düz beyaz bir tişörtle mavi bir kot giydikten sonra en sevdiğim Converse ayakkabılarımı ve deri ceketimi giydim.
Tam zamanında, Haley’nin arabasının korna sesini duydum.
Sırt çantamı alıp mutfaktan bir elma kaptığım gibi kapıdan fırladım.
Haley’nin kırmızı Jeep Wrangler’ının arka koltuğuna oturdum ve farkında bile olmadan tuttuğum nefesi bıraktım.
“Kızım, neden bu kadar geç kaldın?” diye çıkıştı Haley, arabayı çalıştırırken.
“Sana da günaydın,” diye cevapladım, hâlâ nefes nefese.
Ön koltukta oturan Carley dönüp bana gülümsedi, ben de karşılık verdim.
Okula yaptığımız yolculuk sessiz geçti ama hoş bir sessizlikti. Haley müzik açmıştı ve hiçbirimizin konuşası yoktu.
Yaklaşık yarım saat sonra okulun otoparkına girdiğimizde yerimizden bile kıpırdamıyorduk.
“Ee, Emily, Charlie ile birinci yıl dönümünüzde ne yapıyorsunuz?” diye sordu Haley, gözlerini bana dikerek.
Carley de cevabımı bekler gibi bana döndü.
Haley ile Carley, Charlie ile ilişkime fazlasıyla ilgi gösteriyorlardı. Ben de bunu en iyi arkadaşım olmalarına verip her şeyimi onlarla paylaşıyordum.
İkisi de kusursuz gibiydi. Güzel, zengin, popüler amigo kızlar… Bazen, onlarla nasıl arkadaş olduğumu ben bile sorguluyordum. Charles Morrison ile çıkmaya başladığım anda sanki hayatın kapıları bana birden açılmıştı, kendimi bir anda en havalı partilere davet edilirken bulmuştum.
“Çok abartmak istemiyorum,” diye cevapladım omuz silkerek. “Odama büyük bir “Mutlu Yıl Dönümü” posteri asarım, sonra da baş başa vakit geçiririz.”
Haley her zamanki gibi abartılı bir tepkiyle alnına vurdu.
Tabii ki benimle aynı fikirde olmayacaktı.
“Tatlım, okulun en popüler çocuğuyla bir yıldır çıkıyorsun,” dedi. “Okulda onun için büyük, eğlenceli bir şey yapman lazım. Sonrasını her zaman halledersiniz,” diye ekledi, dünyanın en bariz fikriymiş gibi elini sallayarak.
“Peki,” dedim merakla. “Sizce ne yapmalıyım?”
Küçük, sinsi bir gülümsemeyle birbirlerine baktılar. Haley büyük planını anlatmak üzereydi ki dikkatimizi dağıtan bir şey oldu. Birileri yakınlarda bir çember oluşturmaya başlamıştı, kavga var gibiydi.
“Sonunda burada biraz aksiyon oldu,” dedi Carley, arabadan atlayıp kalabalığa koşarken.
Haley ile bakışıp biz de peşinden gittik.
İç çekerek elimi tutup, “Hadi, gel!” dedi. “Muhtemelen senin sevgilindir.”
Charlie durduk yere kavgaya girmesiyle ünlüydü. Bu sefer o olmadığını umuyordum ama yine de Haley’nin peşine takıldım. Kalabalığın toplandığı yere vardığımızda hiçbir şey göremedim. Zıplamayı denedim, parmak uçlarımda yükseldim ama nafile. Sonunda kendime yol açmaya başladım.
Nihayet ön tarafa ulaştığımda Charlie’yi gördüm. Öfkeden dişlerini sıkarak Adrian Mackey’nin gömleğini tutuyordu. Adrian ise bezgin görünüyordu.
“Hadi, sıkıyorsa bir daha söyle!” dedi Charlie, sesi keskin ve tehditkâr. Adrian umursamazca göz devirdi, zerre kadar umurunda değil gibiydi.
Kimse Charlie’nin Adrian Mackey’den neden bu kadar nefret ettiğini gerçekten bilmiyordu. Bir keresinde Charlie’ye sormayı denemiştim ama bana bunun benim meselem olmadığını söylemişti. Ne kadar içimi kemirse de üstüne gitmedim.
Charlie birden, Adrian’ın suratının ortasına yumruk attı. Kalabalıktan aynı anda bir soluk sesi yükseldi. Bense huzursuzca iç çekip ensemi ovuşturarak şu an burası dışında herhangi bir yerde olmayı diledim.
Adrian kılını bile kıpırdatmadı. Ne yanağını tuttu ne tepki verdi. Öylece dikildi. Charlie ise tekrar saldırmaya hazır gibiydi. Hemen araya girip kolunu yakaladım, onu geri çektim.
“Değmez,” diye fısıldadım Charlie’ye.
Adrian başını başka tarafa çevirdi, çenesi kilitlenmişti, yüzü seğiriyordu.
Charlie beni, “Bırak beni!” diye tersledi.
“Charlie, yine başını belaya sokarsan koç seni yedek kulübesine yollayacak. Tıpkı geçen seferki gibi. Bunu mu istiyorsun?” diye fısıldadım, sakinliğimi korumaya çalışarak.
Biraz durup sonunda Adrian’ı bıraktı.
Adrian, Charlie’ye dik dik bakarak gömleğini düzeltti.
Charlie onun omzunu iterek, “Bu iş burada bitmedi, ucube,” dedi.
Adrian tek kelime etmedi. Sadece bana doğru anlam veremediğim bir bakış attı, sırt çantasını kaptı ve yürüyüp gitti. Hem de omzuma çarparak…
Herif gerçekten ucubeydi.
Charlie elimi kaptığı gibi beni kalabalığın arasından sürüklemeye başladı. Otoparktan çıkarıp okulun içinden geçirdikten sonra, doğruca hademe dolabına soktu. Küçücük bir yerdi, zifiri karanlıktı.
“Bunu neden yaptın?” diye sordu, sesi alçak ama öfkeliydi. Beni duvara sıkıştırmıştı.
“Neyi? Yine saçma bir şey yapmanı engellemeyi mi?” diye sordum. Yüzüne dokunmaya çalıştığımda geri çekildi.
Göz devirdim.
“Sen beni hiçbir şeyden kurtarmadın. Her şey kontrolüm altındaydı,” dedi, sesi gerilmişti.
“Tamam, tamam... Birine vurmanı engellediğim için özür dilerim. Konuyu kapatabilir miyiz artık?” deyip kollarımı boynuna doladım.
Derin bir iç çekerek gözlerini kapattı. Onu öpmek için uzandığımda karşılık vermedi.
“Emily?” diye fısıldadı, dudakları benimkine zar zor değerek.
Birden ciddileşti. “Bunu artık yapabileceğimi sanmıyorum.”
Şaka yaptığını düşünerek güldüm. “Neyi? Mackey ile sürekli kavga etmeyi mi?” Gülümseyecek mi diye yüzüne baktım.
“Hayır, ilişkimizi... Artık seninle çıkabileceğimi sanmıyorum, Em,” dedi, benim dışımda her yere bakarak.
Güldüm çünkü şaka olmalıydı.
Ellerim yanlarıma düştü. İçime bir şey oturdu. “Ciddi misin?” Gülüşüm titrek çıktı, midem düğüm düğüm oldu.
“Ciddiyim,” dedi, hâlâ gözlerime bakmadan başını sallayarak.
Nefesim kesilir gibi oldu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bir an dizlerimin tutmayacağını düşündüm.
“Birini dövmeni engelledim diye benden ayrılıyor musun?” diye sordum, duyduğuma hâlâ inanamayarak.
“Hayır, yani...” Ensesini kaşıdı. “Bunu sana daha önce söylemem gerekirdi belki ama… Artık eskisi gibi hissetmiyorum, Em. Başladığımız zamanki gibi değil. Zamanla uzaklaştık,” dedi, omuz silkerek.
Ağzım açık kaldı. Yanağımdan süzülen yaşı hızla sildim.
“Uzaklaştık mı?” derken göğsünden ittim.
“Evet, Emily, uzaklaştık ve dürüst olmak gerekirse, şu an bir ilişkim olmaması gerektiğini düşünüyorum,” diye cevapladı, hâlâ gözlerime bakmadan.
O noktada gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Sicim gibi dökülmeye başladılar.
Yanlış anlaşılmasın, Charlie’den ayrılmanın nasıl bir şey olacağını hiç düşünmemiş değildim. Ama bunu hep benim seçtiğim bir şey olarak hayal etmiştim. Ya da en fazla uzak mesafe yüzünden olur diye... Ayrılığı başlatanın o olacağı hiç aklıma gelmemişti. Hatta belki arkadaş kalırız bile sanmıştım.
Demek ki başka ihtimalleri de düşünmeliydim.
“Benden böyle ayrılamazsın,” derken sesim çatladı, çok cılız çıktı.
“Neden olmasın?” diye sordu, derin bir iç çekerek.
“Çünkü bir yıldır birlikteyiz, pislik!” Sesim yine çatladı, boğazıma kocaman bir taş oturmuş gibiydi. Yanağımdan bir damla daha yaş süzüldü, sıcak ve utanç vericiydi.
“Ne olmuş yani?” diye omuz silkti, onun için hiçbir anlam ifade etmiyormuş gibi.
“Ne olmuş yani mi?” dedim, kaşlarımı kaldırarak.
“Emily, beş yıl çıksaydık bile yine ayrılırdım çünkü…”
“Tamam, sus.” Elimi dur işareti yapar gibi kaldırdım.
Saçımı avuçlayarak garip, titrek bir kahkaha attım. Kahkahadan çok hıçkırığa benziyordu. Bunu gerçekten yaşadığımıza inanamıyordum.
“Ruh eşi olduğumuzu sanıyordum.” Sözler ağzımdan fısıltı gibi döküldü ama tabii ki duydu.
“Öyle bir şey yok,” diye dümdüz, buz gibi bir cevap verdi.
Ama yok... Adı Charles olan birini öldürerek hapse girecek değildim. Millet büyük ihtimalle birinin dedesini öldürdüğümü falan sanırdı.
“Evet,” dedim. “Bunu artık biliyorum.” Kapı kolunu buldum, çıkmaya can atıyordum ama ben kolu çeviremeden beni durdurdu.
“Yerinde olsam şu an bana dokunmazdım,” diye uyardım, sesim alçak ve keskin.
“Bir şey daha var.” Elini, ateşe değmiş gibi geri çekti.
“Ne? Kapüşonlularını, tişörtlerini falan istiyor musun?” Umursamaz görünmeye çalıştım ama kalbim deli gibi atıyordu.
“Onlar sende kalsın. Sadece… Jennifer ile biraz görüşmeye başladık. Yani, bizi birlikte görürsen bil diye söylüyorum,” dedi, bunu sanki beni rahatlatacak bir şeymiş gibi söylemişti.
Rahatlatmadı.
“Hangi Jennifer’dan bahsediyoruz?” diye sordum, gergin bir sesle.
Bir an duraksayıp, “Duncan,” diye mırıldandı.
Gözlerim büyüdü. Ona baktım, gülsem mi ağlasam mı bilemedim.
“Dalga geçiyor olmalısın,” diye mırıldandım, daha çok kendime. “Yani… Eski sevgilin Jennifer mı?”






































