
Sahne Işıklarının Altında Kitap 2
Yazar
Andrea Wood
Okur
18,1K
Bölüm
25
Layla'nın hayatı, en yakın arkadaşı Natalie'yi apartman dairesinde hareketsiz halde bulmasıyla dramatik bir dönüş alır. Natalie komada yaşam mücadelesi verirken, Layla geçmişlerini ve geleceklerini birbirine bağlayan sırları ortaya çıkarır. Kendi karmaşık duyguları olan bir grup üyesi olan Liam'ın yardımıyla Layla, aşk, ihanet ve umut dolu bir ağın içinde yol alır. En derin korkuları ve arzularıyla yüzleşirken, gerçekten neyin önemli olduğuna ve kime güvenebileceklerine karar vermek zorundadırlar.
Giriş
Layla
Boston’daki en popüler barda sekiz saatlik vardiyamı yeni bitirmiştim. Yorgunluktan bitap düşmüş halde, kendimi yatağa atmaya hazırdım. Neyse ki gündüz vardiyasında çalışmıştım, o yüzden gece vardiyası kadar yoğun geçmemişti.
Nat’i aklımdan çıkaramıyordum. Geçen hafta ondan sadece bir kez haber almıştım.
Onu bıraktığımda, benimle irtibatta kalacağına dair söz vermişti. Daha önce birbirimizden bu kadar uzun süre ayrı kalmamıştık.
Bu durum konfor alanının çok dışındaydı. “Steele’s Army” üyeleri ürkütücüydü. Onun da güçlü bir tavır takındığını biliyordum ama bu imajı ancak bir yere kadar götürebilirdi.
Onu bu duruma sokmaktan kendimi alamamıştım. Beş yıl boyunca hayatını bu kabuğun altında gizlenerek yaşadığını gördükten sonra, en iyi arkadaşı olarak destekçisi olmayı bırakmayacaktım.
Hayatın ona dayattıklarından çok daha iyisini hak ediyordu. Ailemin, özellikle de babamın bu konuda aşırı suçluluk duyduğunu biliyordum.
Nat’in bu trajedi için hiçbir zaman babamı suçlamadığını da biliyordum. Onayına hiç ihtiyacım olmadı. Biz her zaman bir aileydik.
Kaza babamı mahvetmişti. En iyi arkadaşı, kardeşi ve karısı ölmüştü.
O günden sonra benimle bir daha göz teması kuramadı. Nat’in New York’tan ayrılma kararını kabul edip desteklememin önemli nedenlerinden biri de buydu.
Ailemin yanımda on dakikadan fazla kalamamasından bıkmıştım. Paranın bir şekilde yokluklarını giderebileceğini düşünüyorlardı.
Para hoşuma gidiyor mu? Gitmemesi mümkün mü?
Üniversite masraflarını karşılamak için öğrenci burslarına ya da kredilerine bel bağlamak zorunda olmamak hoşuma gidiyordu. Ayrıca bir sonraki maaşımın nereden geleceği ve her faturanın nasıl ödeneceği konusunda endişelenmek zorunda kalmamaktan da memnundum.
Benim kadar şanslı olmayan insanlara yardım edebilmeyi seviyordum.
Daireme girip araba anahtarlarını mutfak tezgâhına fırlattım. Yemek yapmaya üşendiğim için mikrodalgaya bir ramen attım.
Yemeğim pişerken Natalie’nin odasına girmeye karar verdim.
Bu hafta benim için tam bir ızdırap olmuştu. Bu daire onsuz aynı değildi. Günün her saati yüksek sesle çalan müziği olmadan çok yalnızdım. Onsuz çok yalnızdım.
Bu hafta muhtemelen dört gece onun odasında, huzur bulmak için kendimi battaniyelerine sararak uyudum.
Hayatlarımız biz daha doğmadan çok önce iç içe olmaya mahkûmdu. Natalie her zaman benim diğer yarım, varlığımın bir parçası olacaktı.
Ona göre de, delirlememesini ve her gün hayata devam edebilmesini sağlayan kişi bendim.
Bilmediği şey ise, kaza olsun ya da olmasın, babamın yaptığı şeyden dolayı aşırı suçluluk duyuyor olmamdı.
Eğer babam bir taksi çağırmalarını önerseydi, ebeveynleri hâlâ burada olurdu. Şu an olduğu kadar içine kapanık ve kalbi kırık olmazdı. Hayatta bu kadar güçlükle yürümek zorunda kalmazdı.
Bazen içimi görebildiğini, yaptığım şeyi neden yaptığımı anlayabildiğini düşünüyordum. Sert bir kabuğa bürünmüştü, benden başka kimsenin içeri girmesine izin vermiyordu.
Öte yandan ben tam tersiydim.
İnsanları her zaman içeri alırdım, ama sadece birkaç gece eğlenmek içindi. O geceler kendimi yeniden canlı hissetmemi sağlıyordu ama bu heyecanı hak etmediğimi de biliyordum.
Suçluluk duygusu yavaş yavaş ruhuma işlediğinde, o yabancıları yatağımdan kovuyordum. Açıkçası, onlar da bunu hak etmiyordu.
Eğer Natalie için ne kadar acı çektiğimi, ailemden ne kadar nefret ve tiksinti duyduğumu ya da bu düşüncelerin beni ne kadar tükettiğini bilmelerine izin verseydim, bana kayıtsızlıkla bakarlardı.
Kimse anlayamazdı ya da anlayamayacaktı.
Yatak odasının kapısını açtım ve yatağında yattığını gördüm.
Neler oluyor yahu?
Neden burada?
Bir tur otobüsünde olması gerekiyordu. Buraya nasıl gelmişti?
Yanına gidip onu sarsarak uyandırmaya çalıştım. Tepki vermedi. Onu tekrar biraz daha sert sarstım.
“Nat!”
“Natalie!”
Tepki vermedikçe midem alt üst oldu. Kendimi rahatlatmak, kalp atışlarını duyabilmek için başımı göğsüne koydum. Tanrıya şükür! Atıyordu ama çok zayıftı.
Bana cevap vermesini ya da bir hareket görmeyi umarak -hayır, dua ederek- adını yüksek sesle bağırmaya başladım. Yüzü hayalet gibi solgundu.
Yataktan fırlayıp cep telefonumu cebimden çıkardım ve telaşla 911’i aradım.
Natalie, ne yaptın sen?
Santral cevap verdi. İki kelimeyi bir araya getirmeye çalışarak arkadaşımın yatağında yattığını, hiçbir şeye tepki vermediğini ve nabzının çok zayıf olduğunu söyledim.
Santral görevlisi bana bir ambulans göndereceğini ve her şeyin yoluna gireceğini söyledi.
O anda her şeyin yoluna gireceğini kabul etmem çok zordu. Natalie’yi daha önce hiç böyle görmemiştim.
Ne oldu?
Görevli hâlâ telefondayken, Nat’in nabzına bakmamı ve nefes almayı tamamen bırakmadığından emin olmak için onu sık sık kontrol etmemi söyledi.
Yatağa, Natalie’nin hareketsiz bedeninin yanına oturup başparmağımı bileğine koydum. Bir anlığına kafamı komidinine çevirince orada bir kâğıt parçasının durduğunu fark ettim.
Benim adıma yazılmış bir mektup… Ah Natalie! Bunu bilerek yapmıştı.










































