Michelle Torlot
EMBER
Birkaç eşyamı küçük bir sırt çantasına tıkıştırdım. Gerçekten önem verdiğim eşyalar, biri ailemle diğeri Oliver’la mutlu günlerimizden kalma iki fotoğraftı.
Yanlışı Noah yaptı. Benim gitmek zorunda kalmam hiç adil değildi. Ama şaşırmadım.
Alfa Stone'un beni neden Karanlık Ay Sürüsü’ne yolladığını anlamıyordum.
Orada herkesin, kadınların bile dövüşmeyi öğrendiğini duymuştum. Bizde kadınların dövüşmesine izin verilmezdi. Kendilerini korumak için dövüşmeleri bile hoş karşılanmazdı.
Üstelik ben minyon yapıdaydım. Hep diğer kurtlardan daha ufak tefek olmuştum. Şimdilerde bir deri bir kemik kalmıştım. Noah beni reddettikten sonra, kardeşim zorla yedirmeye çalışsa da neredeyse boğazımdan lokma geçmedi. Kendime sarıldığımda artık kemiklerimi sayabiliyordum.
Duyduğuma göre Alfa Damon zayıflıktan hazzetmiyordu. Beni görür görmez canıma okumak isteyeceğini düşünüyordum.
Kapıya sertçe vurulduğunda gitme vaktinin geldiğini anladım. Bana verilen bir saat göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti.
Ardından görece daha nazik bir vuruş yatak odamın kapısını yokladı. Oliver kapıyı usulca araladı.
“Beta Matthews geldi,” dedikten sonra gözlerini kaçırdı. “Alfa seninle sınıra kadar gelmeme izin vermiyor.”
Bu Alfa Stone'un son acımasızlığıydı. Oliver’ın benimle vedalaşmasına bile izin vermiyordu. Anlaşılan alfamız sadece çekip gitmemi, unutulmamı istiyordu.
Şaşırmadım, başımı sallamakla yetindim. Oliver bana sarıldı.
“Dikkatli ol ve sana söylenenleri yap,” diye fısıldadı.
Kardeşimin beni unutmamasını umuyordum.
Ön kapıyı açtığımda, Beta Matthews sabırsızdı. “Hadi, acele et,” diye homurdandı.
Koca arabasını evimizin önüne park etmişti. Bindim. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kapısını çarparak kapattığında istemsizce yerimden sıçradım.
Karanlık Ay Sürüsü’nün ne kadar uzakta olduğunu bilmiyordum. Sadece Beta Matthews'un beni sürümüzün sınırına kadar götüreceğini biliyordum. Bu kadarı bile canını sıkıyor gibi görünüyordu.
Kavşağa geldik. Burası Batan Ay Sürüsü topraklarının hemen dışında, kimsenin sahip çıkmadığı bir bölgeydi.
“İn,” dedi kaba bir sesle. “Birazdan seni almaya gelecekler.”
Yutkunup kapıyı açtım. Arabadan inip kapıyı kapatır kapatmaz, bir anda, arkasında toz bulutu bırakarak hızla uzaklaştı.
Beni yol kenarında bıraktığına inanamıyordum.
Beklemek için küçük bir ağaç kütüğünün üzerine iliştim. Kimi beklediğimi bilmiyordum. Belki de beni hiç umursamamışlardı. Belki de Beta Matthews beni sadece sürü sınırının dışında ölüme terk etmişti.
Eve gizlice dönmeyi düşündüm. Kimsenin beni almaya gelmediğini söyleyebilirdim. Ama yürüyerek dönmek saatler sürerdi. Hem Alfa Stone'un benden kurtulmak için başka bir yol bulacağından da emindim.
Tam bu düşüncelere dalmışken bir arabanın geldiğini duydum. Başımı kaldırıp baktığımda bir minibüsün yaklaştığını gördüm. Kapkara camları yüzünden içini göremiyordum.
Endişelenmeli miydim, bilmiyordum.
Oturduğum yerin yakınında durdu, kapı açıldı. Bronz tenli, iri yarı bir adam bana bakıyordu. Uzun saçları arkadan bağlıydı. Koyu kahverengi gözleriyle beni süzdükten sonra kaşlarını çattı.
Kıyafetleri koyu renklerdeydi. Dar gömleği kaslı vücudunu gözler önüne seriyordu. Pantolonunun paçalarını kocaman botların içine sokmuştu. Tam bir asker gibi görünüyordu.
“Ember? Ember James?” diye soruyor.
Başımı sallayıp ayağa kalktım.
Minibüsten inip kapının yanında durdu. “Ben Beta Joshua Vance. Alacağımız son kişi sensin. Bin.”
Yanından geçip minibüse binerken gülümsedi. Buna şaşırdım ve karşılık veremedim. Gülümseyecek durumda sayılmazdım. Eve gizlice dönme planım artık kesinlikle suya düşmüştü.
Minibüsün içine göz attım. Üç erkek ve iki kadın, toplam beş kişi daha vardı. Keyifleri yerinde görünüyorlardı. Nedenini bilmiyordum.
Erkekler kardeşimle hemen hemen aynı boydalardı. Oliver'ı düşününce yüreğim burkuldu. Derhâl aklımdan çıkarmaya çalıştım. Kadınlar uzun boylu ve güzeldi. Fit vücutları ve kasları vardı.
Beta Vance'in kaşlarını çatmasına şaşırmamak gerekti. Muhtemelen benim de onlar gibi görünmemi bekliyordu ama hiç benzemiyordum.
Bu kadınlar Batan Ay Sürüsü'nden olsalardı, böyle giyiniyor olmazlardı. Kot pantolon ve dar tişörtlerle oldukça şık görünüyorlardı. Benim basit, uzun elbisem onların yanında demodeydi. Benim sürümde tüm kadınlar aynı tür elbise giyerlerdi.
“Sürüm!” Artık sürüm değildi. Karanlık Ay Sürüsü alfası beni eve geri göndermedikçe, ki bu pek olası değildi, bu ihtimal söz konusu olamazdı. Hem zaten gönderse bile, Alfa Stone'un beni geri isteyeceğini sanmıyordum.
Arkada boş bir koltuk bulup oturdum. Oturur oturmaz otobüs aniden hareket etmeye başladı.
Başımı cama yasladım, kendime sarılıp yol kenarındaki ağaçları izlemeye başladım. Sonunda ağaçlar azaldı, orman gözden kaybolurken yerini uçsuz bucaksız tarlalara bıraktı.
Bir daha evimi göreceğimi sanmıyordum. Göl ve şelale, benim güvenli limanımdı.
“Merhaba, benim adım Crystal. Senin adın ne?”
Dönüp baktığımda konuşanın karşımdaki koltukta oturan kadınlardan biri olduğunu gördüm. Bana doğru eğilmişti. Çok güzel, parlak kızıl rengi saçları ve yeşil gözleri vardı.
“Ember,” diye sessizce cevapladım.
Yanındaki çantadan birkaç sandviç çıkardı. “İster misin?”
Başımı sallayıp tekrar pencereden dışarı bakmaya başladım.
Üzgün bir ses tonuyla, “Peki,” dedi. Ardından yemeye başladı.
Belki de iyi niyetle yaklaşmaya çalışıyordu ama arkadaş edinecek kadar uzun süre burada kalmaya niyetim yoktu. Minibüste herkes iri yarı, güçlü kuvvetliydi. Şoför bile öyleydi. Ben ufak tefek ve çelimsizdim. Uzun süre dayanamazdım.
Beta Vance gelip önümdeki koltuğa oturdu. Eğildi, elinde tuttuğu sandviçi bana uzattı. “Gerçekten bir şeyler yemen lazım. Uzun bir yolculuk olacak.”
Başımı kaldırıp gözlerine bakamadım. Bunun yerine başımı belli belirsiz sallayıp, “Aç değilim,” diye mırıldandım.
Doğruyu söylüyordum. Aç değildim. Noah’nın hayatımı altüst ettiği günden beri açlık ne bilmiyordum.
***
ÜÇ GÜN ÖNCE
Sürüdeki herkes bugün heyecan içindeydi. Üç genç savaşçımız üç yıl sonra geri dönüyordu.
Her yıl kral sürüleri dolaşır ve özel muhafızlığına katılmak üzere genç kurtlar seçerdi. Sürünüzden bir kişinin seçilmesi büyük bir onurdu. Üç kişinin seçilmesi ise çok daha fazlasıydı.
Tüm sürü Noah, Eric ve Peter'la gurur duyuyor, onların dönüşünü dört gözle bekliyordu. Çocuk olarak gitmişlerdi, erkek olarak, hatta dünyanın en iyi eğitimli savaşçılarından birkaçı olarak döneceklerdi.
Onlar gittiğinde ben sadece on altı yaşındaydım. Benden yaklaşık iki yaş büyüklerdi. Eşlerini bulmak için yeterince olgun olsalar da eğitim esnasında uygun dişilerle karşılaşmaları pek olası değildi.
Eşlerini bulamamış olarak dönmeleri muhtemeldi ve bu durum eş bulma yaşındaki tüm dişi kurtlarımızın heyecandan yerlerinde duramaması için yeterli sebepti. Her biri en iyi üç savaşçıdan birinin kendisini seçmesini umuyordu.
Normalde hastanede çalışıyordum ama o gün dönecek kahramanlar için verilen partide yemek hazırlıklarına yardım amacıyla mutfakta görevliydim. Diğerleri bana pek aldırış etmiyordu. Ben de elimden geldiğince gözden uzak durmaya çalışıyordum.
Hastanede olmayı tercih ederdim ama her zamanki gibi sadece bana söyleneni yapıyor, itiraz etmeden çalışıyordum.
Diğer tüm kızlarla patates soyma telaşındayken, tezahüratların başladığını duyunca işi bırakıp savaşçılarımızı karşılamak için dışarı koşturduk.
Sürü evine yürürlerken, havada bir koku aldım. Sıcak, baharatlı bir kokuydu. O kadar güzel kokuyordu ki yaklaşmak için kalabalığı yararak ilerlemeye başladım.
Noah'yı gördüğümde, kızıl saçları omuzlarına dökülmüş hâldeydi. Ne olduğunu hemen anladım.
“Eşim," diye hırladı içimdeki kurt.
Ona doğru koşarken onun da aynısını yapmasını bekliyordum. Ama yapmadı. Aniden durdu.
“Eşim,” diye fısıldadım.
Noah bana ters ters baktı. Sonra gülmeye başladı. “Senin gibi küçük, zayıf birini eş olarak isteyeceğimi mi sanıyorsun?”
Bu hatırladığım Noah değildi. Hatırladığım Noah nazik ve düşünceliydi. Her zaman herkese gülümserdi.
Bana doğru bir adım attı. “Ben, Noah Danson. Ember James, seni eşim olarak reddediyorum.”
Kalabalık bir anda nefesini tutmuştu.
Bana doğru bir adım daha attı. “Kabul et. Hemen,” dedi öfkeli bir sesle.
Göğsümü tutup acı içinde dizlerimin üzerine çöktüm. “Ben, Ember James, reddini kabul ediyorum,” diye fısıldadım. Eş bağı koparken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Sanki biri göğsüme bıçak saplamış gibi hissediyordum.
Noah dişlerini sıktı. Acı çekiyor gibi görünüyordu. Onun da acıyı hissettiğini biliyordum ama savaşçılar acıya dayanmaları için eğitilirdi.
Başını sola çevirdi. Kalabalığa doğru yürüyüp gördüğü ilk dişi kurdun koluna girdi. Kim olduğunu bilmiyordum ama önemli olan da buydu: Onun için karşısına çıkacak herhangi biri bile benden daha iyi olurdu.
“Sen daha çok benim tipimsin,” diye sırıtıp onu öptü.
Kız mutluluktan çığlık atmaya başladı. Ardından kollarını onun boynuna doladı.
Kalabalık onlara doğru ilerlerken tekrar tezahürat yapmaya başladılar. Bense dizlerim hâlâ toprak zeminde öylece kalakalmıştım.
***
ŞİMDİ
Beta bana bakıp kaşlarını çattı. “Transferi sen mi istedin?” diye sordu.
Evet demeliydim. Tüm transferlerin gönüllü olması gerekiyordu. Bu kural, alfaların istemedikleri ama kovmak da istemedikleri kurtları keyfî transfer etmelerini engellemek için konmuştu.
Öyle demeliydim ama diyemedim. Yalan söylesem, anlardı. Kurdu kokuyu alabilirdi. Bu, yüksek rütbeli kurtların sahip oldukları özelliklerden biriydi.
Zaten ne diye alfama sadık olacaktım ki? Tıpkı eşimin beni reddettiği gibi, o da beni reddetmişti. Karanlık Ay Sürüsü de muhtemelen aynısını yapacaktı.
Gergin bir şekilde yutkunup başımı salladım.
Beta Vance bana bakıyordu. Gözlerini kıstı. Muhtemelen eski sürümün benden, kötü ve sorun çıkaran biri olduğum için kurtulmak istemiş olup olamayacaklarını anlamaya çalışıyordu.
Öyle değildim. Her zaman iyi bir kurt olmuştum. Her zaman söyleneni yapmıştım. Bugün bile söyleneni yapmış, karşı çıkmamıştım.
Beta Vance ayağa kalktı. Minibüsün ön kısmına gitti. Sonra telefonunu çıkarıp bir mesaj yazmadan önce tekrar bana baktı.
Muhtemelen ölecektim.